22 Aralık 2008 Pazartesi

Bir Aynalanmış Sohbet...

-Merhaba Alper, Nasılsın?

-Hey, Sesin yabancı gelmiyor bana. Sen de kimsin? Adımı nerden biliyorsun?

-Ben senim.

-Nasıl yani?

-Ben senin 33 yaşındaki halin, Alper...Sen de 13 yaşındaki Alper...

-Beni nasıl buldun?

-Merak ettim, 13 yaşındaki Alper şimdi yaşasa nasıl olurdu. Konuşmak istedim kendimle...

-Hey sen neden bahsediyorsun? Bu bir şaka mı?

-Hayır, bir David Lynch filminden bir kare gibi desek...

-O da kim ? Kafam çok karıştı.

-Boşver onu şimdi. Sana gelecekten haber vermemi ister misin?

-Dur bir dakika, Sen gelecekteki Alper, ben ise 13 yaşındaki Alper...

-Aynen öyle...

-Peki evli misin? Yani evlendim mi?

-Evet, geçen ağustos ayında...

-Hey bu güzel haber, tebrikler bana.

-Teşekkürler

- Peki uçan arabalar var mı? İnsanlar ayda yaşıyor mu?

-Ayda yaşamayı bir kenara bırak, İstanbul trafiğinde evden işe 2 saatte ulaşmak büyük başarı oluyor...

-Neeee? Gelecekten korkmaya başladım ben...Hiç büyümesem olmaz mı?

-Ne yazık ki bu mümkün değil ahbap...

-Ürkütücü geldi bana, acaba yanına gelebilir miyim?

-Zamanda yolculuğu Einstein çözebilirdi ama şu anda hayatta değil.

-Hala çok komiksin, böyle eğlenceli olabileceğimi düşünmemiştim.

-Peki büyüdüğünde beni nasıl hayal ederdin?

-33 yaşında tripleks villasında yaşayan zengin, bekar ve çapkın bir aktör olarak hayal ederdim.

-Zaman beni değiştirdi. yerleşik düzene geçmem gerekiyordu. Bir aileye kurmalıydım.

- Şaka yapmıştım zaten. Hey sen çok ciddi bir adam olmuşsun yahu.

- Hala komik sayılırım, hey senin uyku vaktin gelmedi mi? Yarın okul var, Neredeyse, gecenin saat 02:00 olmuş.

- Dur bir dakika seni bulmuşum bir kere, benden kurtulmaya çalışıyorsun.

- Senden nasıl kurtulabilirim ki? Sen hala içimde bir yerlerdesin.

- Ne demek istedin anlamadım?

- Sen benim devam eden geçmişimsin, bitmemiş bir filmin devamı gibi... Ben seni takip ediyorum...

Sabah 07:07 'de uyanıp etrafıma bakınıyorum.
Gün aydınlanmış.
Rüya aleminde eski "Ben" ile yeni "Ben" arasında gidip gelmiş olduğumu farketmem çok zaman almıyor. Bunun bir rüya olması beni rahatlatıyor. Böyle bir sohbetin yakın bir gelecekte yapılabilmesi olasılığını düşünüyorum. Vücudumuza bağlanan elekrotlar, hijyenik laboratuvarlarda bilinçaltına yolculuk... Kulağa oldukça cazip geliyor. Eminim geçmişi özlemle anan çoğu insan sıraya girebilirdi.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Aman Dikkat!


Yaşlar ve Farklar

Yaş 18

Haydi Olimpos'a gidiyoruz.

Yaş 34

Yaaa! Çok uzak orası.. Kilyos Solar Beach'e gitsek...

************************************************

Yaş 18

Arabaya ne gerek var? Otostop çekeriz!...

Yaş 33

Canım, arabanın anahtarlarını gördün mü?

************************************************

Yaş 18

Sigaran var mı dostum?

Yaş 38

Sigarayı bırakmalıyız hayatım! Yaşam kalitemizi düşürüyor.

3 Ağustos 2008 Pazar

Maksat gönüller bir olsun!

Son 2 ayda davet edildiğim düğün sayısı 4... Yani 15 günde bir düğüne gitmiş olduğum gerçeği var ortada... Çocukluğumdan beri düğün salonlarında göbek atıp halay çeken, ardından kan ter içersinde kalan düğün katılımcılarını izlerim. Gözü yaşlı gelin anneleri, gururlu damat babaları, mutluluğu paylaşan aile eşrafı ve dost çevresi... Günümüzde erozyona uğramış değerlerimize rağmen unutulmayan yöresel adetler ve gelenekler devam ediyor. Nikah şekeri yerini ağırlıkla lavanta kokulu sembolik hediyelik eşyalara dönse de, nikahların hatırda kalan bir parçası hala...

İnsan dönüm noktalarında kendini nasıl hisseder? Mutlu bir son arzuladığı bir yaşam kurabilir mi?

İşte bu soruları kendimi bildim bileli soruyorum. Yuva kurmak, aileye karışmak ve çocuk sahibi olmak 20 'li yaşlarımın başından sonuna dek bana çok uzak görünüyordu. İnsanın ruh ikizini bulup onunla dünyayı yeniden keşfetmesi, mutluluğu yakalaması masalların sonunda olan bir şey gibi geliyordu. 30 'lu yaşlar bana elekte kalan taşlarla neler yapmam gerektiğini öğretir oldu. Gönülden istediğim ancak bir türlü sonuç getiremediğim bir ritüeli ben de yaşayacağım. "Değişmeyen tek şey değişimdir." mottosundan hareket ederek yepyeni bir sayfa açılıyor önümde. Ben de bir dönüm noktasının arifesindeyim. 09 Ağustos Cumartesi günü bekarlığa veda edip evli bir insan olacağım.

Kendimi akıl veren ya da nasihatler anlatan bir guru, bir evlilik danışmanı olarak asla görmüyorum. Yaşam sizin, haritası da elinizde...Kişinin özel hayatını bir insanla birleştirmesi, yeni bir yaşam kurması insana korkutucu gelebilir. Evliliğe öcü gibi bakanlara, yanından geçmekten korkanlara bir çift lafım olacak:

- Yalnızlığı tercih ederek yaşamınızı tek başınıza inşa edebilirsiniz. Ama hayatınızın dertlerine, keyiflerine bir ortak bulabilirsiniz. "İki çift göz bir çift gözden üstündür." (Ben uydurdum...)Hiçbir şey için geç değildir.

- Doğru insanı bulduğunuzu fark ettiğinizde zaman kaybetmeyin. Hemen açılın.

- Duygularınızı açtığınız kişi ile güzel bir uyum yakaladığınızda, bozuk sesleri de beraber bastırdığınızda kulağa hoş gelen bir armoni oluşturabilirsiniz. (Beş duyu faktöründen sadece birisi!)

- Aranızdaki empatiyi ve ironiyi de kavradığınızda sonuca bir adım kalmıştır. O da resmiyete dökme işidir.

- Evliliğin maddi boyutunu hesaplayanlara, korkmayın! diyorum sadece. Epey maliyetli olsa da, yeni bir yaşam inşa etmenin temelinden çatısına kadar emek ve fedakarlık istediğini unutmayın.

"Benim gözüm yemiyor Alperim! Kalsın" diyenlere de fazla dil dökmeyeceğim. Sizlere yaşamda mutluluklar ve bol şanslar demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfus cüzdanları değişirken memurlarca sorulan "Medeni Durumu" sorusuna "çok medeniyim!" diye cevaplayanlar oluyormuş. Benimde değişecek nüfus cüzdanımda "Evli" yazacak olmasının yanında "ve de Mutlu!"(keşke bunu da yazsalar! :) ) şeklinde yazmasını diliyorum.

6 Haziran 2008 Cuma

Plaka : 34 real 34

Bir kimsenin doğduğu günü doğum günü olarak tanımlıyor Türk Dil Kurumu. Bazıları için doğum günü neden bu kadar önemli? Bilemiyorum ama eğer sevdiklerinizle beraberseniz, eğer sizi unutmayıp bir kısa mesaj atmaları ya da size sarılmaları bu özel güne ayrı bir anlam katar.

Yaşa "artı 1" eklendiğinde kimi insanın içini nedense bir hüzün kaplar. Unutulduğunu hissedip kimselerin aramadığı bir doğum gününde "Sanırım yalnız öleceğim!" ya da "Giderek yaşlanıyorum!" demeye başlamak çok acımasız bir hediye olur kişi için... Gerçi bu insanın kendisine verdiği cezadır. Doğum gününde böyle bir duygusallığa kapılmak ayrıca yersizdir. Halbuki çevreniz sizi seviyor, sizi mutlu görmek onları da mutlu ediyor ancak polyanna gibi "İşi çıktı o yüzden beni arayamadı!" gibi bir saptamaya varmak da mümkün.... Ya da...

- E, ne haber? Nasılsın Alperim?
- Eh işte iyidir.
- Ne yaptın haftasonu ?
- Cumartesi doğum günümdü. Kardeşim bile hatırlamadı beni...
- Ne acı...

şeklinde sona eren diyaloglar yaşanması da olasıdır.

İşte doğum günü travmaları böylesine çeşitli olmakla beraber iki gün içerisinde bertaraf edilebilecek bir durumdur. Bir dost desteği şarttır. Yoksa atlatılması uzun sürebilir. Sakın ola ki, sakinleştirici etkisi yapan medikaller kullanmayın, sonra alışkanlık yapabilir.

Şimdi gelelim bana. Akşam saatlerinde bankadaki arkadaşım Nedim'in doğum günü için pasta, minik pizzalar ve soğuk meşrubatları görünce önce kendim için hazırlık yapıldığını sandım. Ardından masa komşum Yeliz, "Aa Alper'in doğum günü de yarın... onu da kutlayalım." deyince, ortaya iki tane doğum günü çocuğu çıktı. Bitmedi. Avşar adında bir arkadaşım "Yahu benim doğum günüm de yarın" deyince birdendire sayı üç oluverdi. "Tebrikler!", "Hayırlı olsun yeni yaşınız!" demeler, ofis ortamının birdenbire karnavala dönüşmesi Cuma gününün son dakikalarının gayet eğlenceli geçmesine neden oldu. (Herkes gibi ben de sebeplenmiş oldum!)

Bu sene parti yapamıyorum. Çünkü şehir dışında olacağım. (Yani şehri terkediyorum!) Tebrikleri ve iyi dileklerinizi kısa mesaj (SMS), çoklu ortam mesajı (MMS), e-posta, telgraf, taahhütlü mektup ya da sesli çağrı olarak iletebilirsiniz.

17 yaşının enerjisi ve heyecan dolu bir bünye ile, 34 yaşından beklenen olgunlukla (her nasıl oluyorsa hala kavrayabilmiş değilim... :) ) karşılıyorum yeni yaşımı. Sizlere de uzun ömürler, nice yaş dönümleri dilerim.

25 Mayıs 2008 Pazar

Sarıyer'deyim... Şenleniyorum...

Geçen ayki blog performansımla bu ayı karşılaştırdığımda göreceksiniz ki, epeyce bir fark var. Özellikle girişlerim çok az bu aya özel olarak...Peki neden? Bir taraftan beyaz yakalı bir çalışan olmanın, bir yandan da sevgili tiyatromun 25. kez düzenlediği şenliğin tanıtım sorumluluğu hasebiyle oldukça yoğun günler geçirmekteyim. 
Yaklaşık 4 haftaya yayılmış Boğaziçi Amatör Tiyatrolar Şenliğinde yurt çapında sahneye, ışığa, ironiye, dramaya gönül vermiş amatör tiyatrocuları konuk ediyoruz.   Tiyatro adına öğrendiklerimizi pekiştirmek, bunları tiyatroya gönül verenlerle paylaşmak şenliğin ana hedeflerinden. Konuk olan amatör ekipler de oyunlarını görücüye çıkartıyor ve hep birlikte oyun sonrası,
  1. Oyun anlayarak oynanmış mı?
  2. Prova  süreci nasıl geçmiş?
  3. Bu işi daha iyi nasıl yapabiliriz?
gibi sorulara cevap arıyoruz.

Bu yıl geçen senelere göre seyirci katılımı oldukça iyi. Bunda organize bir şekilde çalışmamızın etkisi büyük tabii.
Haydi o zaman gelin hep beraber şenlenelim. Tiyatronun tadına varalım...

15 Mayıs 2008 Perşembe

Nova Color

Bilgisayarımızda kurulu olan Paintshop ya da en kolayından MS Paint uygulamaları ile resim çizer, kutuların içini renklerle doldurur, piksellerden oluşan resimleri ekranınızın üstünde dilediğimiz gibi değiştiririz. Ama bunlardan çok çok önce pastel boya ya da sulu boya fırçaları ile resim yapardık. Tabii resim dersinden iyi not alabilmek için genellikle... :)

Geçen gün bankadaki arkadaşım Yeliz ile beraber kırtasiyeye gitmemiz bana nerden nereye geldiğimizi hatırlattı. Ben pilot kalemlere bakarken o da minik kızı için boya kalemlerini inceliyordu. Ufak bir çığlık attı:

-Aaa bu altılı Nova Color... Zehirsiz ve yenebilen çocukluğumuzun boya kalemi...

Çocukluk anılarımızı tazeledik beraber. İlkokuldayken çantamda eksik olmayan kalemlerdi bunlar. Kırtasiyenin rafında tek kaldığı için ilk kapanın yani Yeliz'in elinde kaldı. Bu duruma biraz üzülsem de, nova color'un peşine düşeceğim. Sayısal resimler üzerinde çalışmaktan sıkıldım artık...

Hadi o zaman, biraz nova color, biraz sulu boya, biraz pastel...
Karşıyım sana piksel...

29 Nisan 2008 Salı

No Pain No Gain

Amerikalı "No Pain No Gain" demiş, insanın suratına şaplak gibi inen bir deyiş. "Hamama giren terler" şeklinde çevirisi yapılabilir. Düstur şu kısaca : "Bedelini ödemelisin ki, sahip olasın." Yaşlı dünyamızda insanlar için cefanın yada sefanın şekli değişebiliyor. Şu anda Florida sahillerinde dalga sörfü yaparak Fransız Alplerinde kırmızı şarabımı yudumlayarak İtalya'da yüksek mimarlık eğitimi alarak gayet konforlu bir yaşam sürebilirdim. Yahut Irak'ın veya İsrail'in tam orta yerinde bir füze saldırısına maruz kalabilir, toplu intihar eyleminin kurbanı da olabilirdim.

Ama ben çok uzağa gitmiyorum. Yaşadığım topraklarda acıyı tariflemek kolay değil. Havasından mıdır? Suyundan mıdır? Bilemiyorum. Bulunduğum coğrafyanın etkileri yapışıyor üzerime...Yaşadığım çarpışık kentte bir taraftan gökyüzünü delen plazaları, bunların hemen arkasındaki tek katlı ama uydu antenli gecekonmuşlarını görünce huzursuz oluyorum. Kırmızı ışıkta beklerken arabamın kaputunu öpen ve elini açan dilenciyi görünce hemen kaçmak istiyorum bu koca şehirden. Vatan toprağı için hayatını feda eden şehitlerimizin ardında kalan acılı aile bireylerini görünce içim parçalanıyor. Şimdi bunların suçlusu kim? Acaba biz bunları hak ediyor muyuz? diye sormadan edemiyorum kendime. İsviçre gibi ülke olsaydık, sanırım bu blog satırlarını okumayacaktınız. Çünkü mayasında acı olan ve bundan beslenen kaç ülke var ki? Her ne kadar üzerinde oyunlar oynansa da, ben bu ülkenin renklerini seviyorum. Ezogelinin türküsünü, acılı kebabını, tatlı akarsularını, yeşilinin tonlarını... An geliyor, bunları da yabancının sermayesine satarlar mı acaba? diye düşünmeden edemiyorum.

Acıyı yaşamadan kazanç elde etmek çok mu zor? Bunu hak eden bireyler değil miyiz? Daha da önemlisi neyin uğruna acı çektiğimiz, karşılığında neler gördüğümüz...

22 Nisan 2008 Salı

Kiralık Duygular

Erkek berberlerindeki koltuğa oturduğumda futbol maçı skorları, "Ağabey saçlara bakım lazım mı?" ya da "Memleket neresi?" üzerine konuşulduğundan saç kestirmek pek bir sıkıntılı geçer benim için. Sırf bu yüzden çok sık erkek kuaförü değiştiririm. Bugün Mecidiyeköy'deki erkek berberi Metin'e gittim. Anlattığı hikaye oldukça çarpıcıydı: Geçen akşam haberlerinde izlemiş, bir grup insanın para karşılığı cenazelerde ahlayıp vahlayarak hüngür hüngür ağladığını ve bu işten oldukça iyi para kazandıklarından bahsetti. Ondan sonra şöyle bir düşündüm. "Yahu biz ne hale gelmişiz de benim haberim yok?" dedim kendi kendime.

Genellikle keyif peşinde koşan beyler yeni heyecanlar yaşamak adına para karşılığı "bir hanım arkadaş" edinirler. Buna "beden kiralama" da denilebilir. Ancak "duyguların" kiralandığı, sahte gözyaşlarının döküldüğü bir cenaze töreni düzenlemek artık giderek zavallı hale geldiğimizin, bayağılaştığımızın son noktası olarak karşımıza çıkıyor. Sevgilimizden ayrıldığımız zaman karşımıza birisini oturtup "Sevgilim beni terketti. Benim için ağlamanı istiyorum." şeklindeki "ağlama seansları"na bol bol para dökeceğimizin sinyalidir bu. Hatırı sayılır bir ücrete "Benim için hasret çek!" ya da "Çok pişmanım. Bana kızmanı istiyorum!" komutunu uygulayacak birilerini bulabileceğiz demektir.

İnsanoğlu başkalaşıyor. Artık paraya dönüşen duygularımız birer meta haline geliyor. Ticarileşen duygularımız bir gün borsaya da düşerse, buna hiç şaşırmayacağım.

Yaşasın "Benim İçin Acı Çekenler!", Yaşasın rahatlayan vicdanlar!

18 Nisan 2008 Cuma

İletişim Çağında Haberleşme

SKYPE uygulaması sayesinde kaliteli sesli aramalar yapabiliyoruz, MSN Messenger ile dünyanın öbür ucundaki dostlarımızla haberleşebiliyoruz. E-posta sayesinde acılarımızı ve sevinçlerimizi paylaşabiliyoruz. Cep telefonları sayesinde sahilde güneşlenirken kumdan kalemizin fotoğrafını çekip sevdiklerimize gönderebiliyoruz. Blog sayfaları sayesinde fikir ve görüşlerimizi dünyaya açıyor, "İşte ben burdayım, bu da benim beynimden dökülenler..."diyebiliyoruz.

Geleneksel iletişim aracı olan ev telefonunun yerine epeyce alternatif gelmiş durumda. Peki son duruma bakalım. Her nedense şunları söyleme cesaretini bulabiliyoruz. (Samimi itiraflar hariç!)

"Ağabey aklımdasın, bir türlü arayamadım seni de."

"Aradım sana ulaşamadım. Nerelerdesin yahu?"

"Kayıplardasın cicim. Gazeteye ilan verecektim neredeyse!"

Neden bir dolu iletişim kanalı varken anlamsız kaçamaklara başvuruyoruz? Sosyalleşmek için bir dolu yöntem var iken bu tarz cümleler duyabiliyoruz her nedense.

Günümüz bireyinin kendini saklama becerisi bu iletişim kanallarının hiçbirine başvurmamaktan geçiyor. Bir yandan "Kendini Adresleme" sosyalleşmenin ön şartı iken diğer yandan bu kadar iletişim yöntemini kullanmak bireyin tercihine bakıyor. Bu devirde "Bana sadece PK 233 Kadıköy İstanbul adresinden ulaşabilirsin hayatım" demek pek bir ironik durur sanırım.

Sayısal İletişim çağında "az zamanda çok iş yapmak", bir dolu arkadaşlık sitesinde profil açmak, kontakt listesini şişirmek âdetten oldu. Yani ya VARSIN ya da YOKSUN. Günümüz mottosu şu : "Saklama kendini, çık ortaya..."

16 Nisan 2008 Çarşamba

Kafama Takılan Sorular - V

1. Ateşli futbol taraftarı stadyumlarda yanıp tutuşurken taraftarı olduğu kulübü için bağırıp çağırırken rejim tartışmaları, ekonomik kriz söylentileri, akaryakıt zam haberleri duyulduğunda neden kimselerin topluca sesi çıkmıyor?

2. İnsani tepkiler vermekten uzak birey/grup ile nasıl yaşanır?

3. Bahar mı gelmiş yoksa ne?

"Multitasking" Çalışmanın Yan Etkileri

"Kuzen" Aydan bana sitem etti geçenlerde. "Blogunda çok fazla İngilizce kelime kullanıyorsun, güzel Türkçe'mizi harcıyorsun." diye... Yerden göğe kadar haklı. Ancak benim savunmam ise özetle şu şekilde olacak: “Multitasking” kelimesini tek bir kelime ile Türkçe'ye çevirebilmek için Türk Dili Kurumu'nda komisyon üyesi olmam gerekiyor sanırım.

Bu girişten sonra asıl konuya gelelim. Önce tanımını yapalım. Multitasking ne demektir?
  • “Multitasking” - iki nokta üstüste, “aynı anda çok sayıdaki programı işleme tabi tutma, çokgörevli, çoklu görev"
Kaynak : http://www.zargan.com/sozluk.asp?Sozcuk=multitasking

Aslında “multitasking” kelimesi bilişim dünyasına ait bir kelime... En basitinden gündelik hayatta kullandığımız ev bilgisayarları için performans ölçütü olarak karşımıza çıkıyor. Bir bilgisayar aynı anda ne kadar çok işi bir arada ve kararlı bir şekilde yapabiliyorsa, o bilgisayar, kullanıcısı için gözbebeğidir, herşeyidir. Ben bunu kendi dünyamıza nasıl uydurabilirim diye düşündüm ve yıllar evvel okuduğum bir makale aklıma geliverdi.

Aynı anda birden fazla işi götürmeye çalışanların (özellikle benim gibi plaza insanlarının) verimlilikleri üzerine bir araştırma yapılmış. Bir taraftan telefonla konuşurken diğer taraftan e-postalarınızı kontrol etme, paralel bir şekilde sırtınızı kaşıma eylemleri size verimlilikle ilişkili gelmeyebilir. “Ne ilgisi var?” demeyin “Üç değil, on tane işi ben parmağımda çeviririm. Hiç de dokunmaz bana...” diyebiliyorsanız, vay halinize derim önce.

Michigan Üniversitesi'nden Prof. Dr. David Meyer liderliğinde yapılan bir araştırma sonucuna göre bir iş üzerinde çalışan kişiye zihinsel kaynak gerektiren bir başka iş yüklendiğinde verebileceği tepkiler çok farklı olacaktır. Örneğin; otomobil kullanırken "Bakkaldan ekmek al!" beynimiz için sıradan bir komut iken, eşiniz sizi arayıp "Evimiz küle döndü, ne yapacağız şimdi?" dediğinde aracınızla uçurumdan aşağı yuvarlanabilirsiniz. Bir başka sonuç ise, bireye çoklu görevler yüklenmesi, kişinin o işi bitirmek için uygun stratejiler seçmesine yardımcı olabileceği yönünde... İşte bu farklı duygusal tepkiler iş yaparken verimliliğimizi etkiliyor. Toplamda beynimizin olaylara verdiği anlık tepkilerle doğrudan ilişkili bir tablo çıkıyor.

İş dünyası bu konuya ne kadar yakın bilemiyorum. Kurumsal şirketler işe alımlarda bunu dikkate alırlar mı? Çalışanlar bu çalışma şeklinden memnunlar mıdır? Pek emin değilim açıkçası. Bildiğim bir şey var, "Multitasking" çalışma şekli her insana göre değil, yıpranma payını dikkate alıp üzerine giderseniz, "Şu işi tamamlayayım da aradan çıksın!" diyerek daha kısa zamanda yapabilirsiniz. Ancak bu sefer yoğun stres yaşamanıza ve dikkatinizin dağılmasına neden olabilir. Benden söylemesi...

Meraklısına:

http://archives.cnn.com/2001/CAREER/trends/08/05/multitasking.focus/

http://en.wikipedia.org/wiki/Human_multitasking

http://www.apa.org/releases/multitasking.html

5 Nisan 2008 Cumartesi

Internet Nereden Nereye Gidiyor?

İkibinli yılların başında tanışma fırsatı bulduğum internet serüvenimin geldiği nokta şu an huzurlarınızda...Bir blog sayfam, sürekli olarak kontrol ettiğim 4 adet mail adresim, sosyal ağ sitelerine üyeliklerim (myspace, facebook, yonja,çember.net vs.), alışveriş sitesi ve forum üyeliklerim derken epeyce kabarık internet tecrübem var. Ama kendimi hala kum tanesi gibi hissediyorum.


Dünya çapında Internet'in yaygınlaşması 1990'lı yılların ortalarında başlar, çevirmeli ağa girip internet sayfalarını dolaşmak, internet tarayıcınızdan dakikada 10 resim indirmek çay demlemek için mola vermekle eş anlamlıydı. Saniyede 56 kilobit hızındaki bağlantı ile bir mp3 dosyasını indirmek için yaklaşık bir saatinizi ayırmak gerekiyordu. Şişen telefon faturanızı da hesaba katmayı unutmayalım. Bu dönemde kullanıcı, sanal alışveriş ve çevrimiçi bankacılık işlemleri ile tanışıyordu. Internet içeriği durağan ve de hızlı bir şekilde değiştirilmeye pek müsait değildi. İşte bu dalgaya Internetin Web 1.0 sürümü adı veriliyor.


2000'li yılların başında yüksek hızlı bağlantıların devreye girmesi, içeriğin dinamik bir yapıda değiştirilmesi olanağı karşımıza çıktı. Internet, bu dönemde Wikipedia, flickr, youtube, ekşi sözlük, facebook, blogspot gibi siteler sayesinde kullanıcının içerik sağladığı, paylaşıma açtığı ve kişisel hale getirilebilen bir formata dönüştü. Veritabanları üzerinde tutulan yığınla bilgiden alışveriş yapan kişilerin davranışları ortaya çıkarılabiliyor, böylelikle hangi alana yatırım yapılacağını bu yolla öğrenen işletmeler daha akılcı ve stratejik kararlar alıyordu. Bu dalga da Web 2.0 olarak adlandırılıyor.


Web 2.0 şu an gündemde iken Internet'in son sürümü ise Web 3.0 konuşulmakta... Henüz tanışmadığımız bu sürüm üzerinde teknoloji insanları ciddi zaman ve emek harcıyorlar. Yapay zeka, akıllı web uygulamaları üzerine kafa yoruyorlar. Web 3.0 ile önümüzdeki 10 yılda Internet hangi aşamaya gelecek? İşte size küçük bir örnek; buzdolabınızda süt kalmamış, akıllı buzdolabınız süt ile birlikte margarin, portakal suyu, domates, maydanoz vs ürünleri sanal alışveriş sitesine otomatik olarak bildirecek. Riski düşük olduğu için ödeme sanal kredi kartınızla yapılacak. Sizin göreviniz ise, sadece teslimata gelen görevliden ürünleri alarak buzdolabınıza yerleştirmek olacak... Rüya gibi geliyor ama internetin ödeme sistemleri ile birleştirilmiş özelliği sayesinde günlük hayatımıza yansıması bu şekilde olacak...

Kablosuz Yaşamın Faydaları

Bundan yıllar önce daha çocuk yaşta iken "Bak bu cep telefonu, dünyanın öbür ucuyla konuşabilirsin, hem de kaldırımda yürürken..." diye söylenseydi, "hadi canım sende!" derdim. Sabit telefonların moda olduğu bir dönemde bu teklif açıkçası bende önce şok ardından merak etkisi yaratırdı.

Türkiye'ye doksanlı yılların sonlarında giren GSM ağı biraz geç gelmiş olsa da, kullanımda nerdeyse birçok ülkenin önündeyiz. Giderek ucuzlayan bağlantı seçenekleri, kablosuz modemler, kablosuz ağı destekleyen dizüstü bilgisayarlar ve cep telefonları etrafımızı sarıyor. Benim tahminim şu; kentli insanlar gün gelecek hemen her noktadan istedikleri bilgiye, hizmete ulaşacaklar. İşte bunun basit bir örneğini ben geçenlerde yaşadım. Geçen gün öğlen saatlerinde bankadaki arkadaşım Kemal beni aradı. "Bankanın giriş kapısına kuruyemişçi geldi. Almak istersen bekletelim." Ben bir anda şok içinde "Kuruyemişçinin bankanın giriş kapısında ne işi var? Nasıl geldi? Amacı ne?" şeklinde sorgulamalar yaparken tabii çoktan gitmişti kuruyemişçi. Durum şu; özellikle ofislerin yoğun olduğu bölgelerde çalışan insanlar (özellikle benim gibi plaza insanları!) bir cep telefonu ile hizmeti artık ayağına getirebiliyorlar. Hizmet türevleri mobil kuruyemişçi, mobil kuyumcu, mobil döviz bürosu şeklinde oluyor...

Eh ne de olsa, artık milenyum çağındayız. Yaşamı gayet kolay hale sokuyoruz, zamandan kazanıyoruz, günlerce arayıp bulamadığımız bilgilere saniyenin milyonda biri hızında ulaşıyoruz. Hemen uyum göstermek zorundayız! Balkondan sepet sallandırma devri kapanmak üzere...

1 Nisan 2008 Salı

İyilik Yaparım, Denize Atlarım

"İyilik", genel olarak bir insana, bir bitkiye, bir hayvana yani değer verdiğiniz, karşılık beklemediğiniz bir varlığa yararlı olma durumunu tarif eder.
Bana yapılan iyilikleri unutmam, daha doğrusu bana iyiliği dokunan insanları unutmam, karşıma çıkan ilk fırsatta benden yardım eli istendiğinde elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırım. Ben şahsen iyiliklerin envanterini tutmaktan, daha sonra bir liste halinde birilerinin önüne koymaktan hoşlanmıyorum. Önünüzdeki dağı aşmanıza yardımcı olan, borcunuzu hafifleten, derdinizi paylaşan dostunuza bu iyilikleri söyleme dökmenin ne alemi var durup dururken?

Ben şunu anlayamıyorum, karşıma soğuk yemek gibi konan "Ama ben de sana bunu yapmıştım, oldu mu şimdi?" denmesine gerçekten anlam veremiyorum. En fazla da, çevremde anlayış ve hoşgörüden uzak insanların birikmesinden korkuyorum. Bu dünyada her ne kadar "İyilik yaparım, mutlu olurum!" düsturu yerini ""Önce kendin için yaşamalısın!" düsturuna bırakmaya başlasa da, ben şiddetle bunun karşısındayım. Acaba benim gibilerin sayısı azalıyor mu? Yahut dost elini uzatıp da karanlıkta o eli kaybedenlerin, göremeyenlerin sayısı mı artıyor?

Milenyum çağında karşılık beklemeden iyilik yapmak da zor... İnsanı paranoyaya sürükleme durumu var. "Bana iyilik yaptı? Acaba bir çıkarı mı var?" şeklinde... Yok artık bu kadarı da fazla...Ne yapacağız peki? O zaman kendimize bir iyilik yapalım. Aşağıdaki levhayı gördüğümüz yerlerden uzak duralım.


30 Mart 2008 Pazar

Ve bir itiraf...

Tiyatro ile ilgili bir yazımda bahsetmişim, "...akıtmadığım teri tiyatro sahnesinde dökmeye niyetliyim." Ne yazık ki, duygusal ilişki yaşadığım tiyatroya yeteri kadar zaman ayıramıyorum şu sıralar. Bu durum bende can sıkıntısı yaratsa da, tiyatrodan tamamen koptuğum anlamına gelmiyor. Kendime şunu hatırlatıyorum: Tiyatro kadar çeşitliliği bol, birçok disiplinle ilişki içinde olan başka bir sanat yok. Dolayısıyla öğreneceğim çok şey var, hala kendimi yolun başında gibi hissediyorum.
Ben tiyatroyu sadece "sahnede" yaşamaya niyetli değilim. Tiyatro yaşamın ta kendisi, yaşam da dışarda akıyor...

Duygu İşçisiyiz Biz...

Biliyorsunuz (belki de bilmiyorsunuz!) yaklaşık 4 yıldır amatör bir tiyatro grubunun üyesiyim. Tiyatroya başladığımdan beri tiyatro, oyunculuk konusunda çok yol kattettiğimi söyleyemem ama bana kazandırdıklarını da görmezden gelemem. Örneğin; duyguyu yoğun bir şekilde hissetmeyi, hele hele bilmediğiniz, yaşamadığınız bir duyguyu sahnede var etmek belki de tiyatronun en zor işi olsa gerek...Bunu öğrenmek için eğitim şart diyoruz ama tiyatro eğitimi sahnede son bulan bir şey değil, repliklerini ezberledin, sahneye çıktın iş bitmiyor. Çevreyi sürekli gözlemek gerekiyor, ne olup ne bitiyor dünyada, Ben gördüklerimden "malzeme" toplamaya, Nişantaşı'nda alıveriş yapandan tutun da sokakta dilencilik yapan insana kadar herşeyi fotoğraflıyorum.
Bizler duygu işçisiyiz. İnanmadığımız şeyleri yapmamaya söz veriyoruz. Kendimize inanmak değil, duyguya inanmaya önem veriyoruz. Sahnede bir duyguyu betimlemek kimi zaman bizi zorlayabilir. Bu, duyguyu yakından tanımadığımız için olabilir. Yönetmenin bir talimatı ya da o duyguyu yaşamış insanların anlattıkları ile sahnede yaşatabiliriz.
Oyunculuk macerası asla sona ermeyen ancak yaşamla son bulabilen bir süreç, sanırım dünyadaki hiçbir meslek oyunculuk kadar uzun soluklu değil...Bu işi yapanlar yani duygularını harekete geçiren, oyunculuğu meslek edinmiş insanlar sonsuz bir saygıyı hakediyor bana göre...

16 Mart 2008 Pazar

Ortopedik bir facia

1996 yılıydı. Talihsiz bir kaza sonucu sağ omuz bağlarımda sorun yaşamaya başladım. Geriye doğru şöyle bir gerinsem, sağ omzumla ters hareketler yapsam, yerinden çıkıveriyordu. Bu tam Haziran 2004 yılına kadar sürdü. Alman Hastanesinde geçirdiğim sağ omuz bağlarımın bağlanmasına yönelik ameliyatın üzerinden tam 4 yıl geçti, Ancak bu sefer sol omzumda benzer bir sorun ortaya çıktı. Geçen Pazartesi sabahı (haftanın ilk günü!) yataktan kalkarken yorganı üstümden atmak için sol omzumu geriye doğru hareket ettirdim. Omzum yerinde değildi, Sol yanımda bir ağırlık hissettim ve dengemi kaybettim. Önce bir panik havası, sonra bir baş dönmesi, "Lanet olsun! Yine mi?" şeklinde ayılma ile bayılma arasında gitme gelmeler, ardından derin derin nefes almalar, evdekilerin "Yine mi çıktı omzun?" şeklinde serzenişleri, onlara kızarak bir torbaya buz doldurup bana vermelerini istemek, panik havasından sonra sakin bir şekilde omzun yerine oturmasını beklemeye başlamak, "tıkırt" sesini duyduktan sonra bir köşeye oturarak bir "oh be" demek, eklem bölgesinde hissedilen ağrıyı Apranax Fort 550 mg ile gidermeye çalışmak, omuz çıkmasının tekrarlanmasını istememek o an hissettiklerimin en kısa özeti olabilir.
Çekilen MR sonucuna göre en kısa zamanda ameliyat olmam gerektiği söylendi ama bir kez daha soğuk ameliyathaneye girmek istemiyorum. Şu sıralar sol omuz eklemini çok zorlamayıp kendi haline bırakmış durumdayım. Eminim bu şekilde bir süre daha idare edeceğim.

Kafama Takılan Sorular - IV

1. Japonlar Einstein'ı rahmetle anıyorlar mı acaba?
2. Güzel kızlara çirkin erkekler, çirkin kızlara yakışıklı erkekler düşmesi biraz garip değil mi?
3. Sonsuz ihtimaller teorisi nedir?

14 Mart 2008 Cuma

Bir Medya Eleştirisi

Türkiye'de medyanın önündeki en büyük mesele tavır ve duruş edinmede zorlanmasıdır. Bir medya aracının tavrını ve duruşunu ne yazıktır ki, arkasındaki sermaye ve destekçileri belirlemektedir. Tutarlı yayın yapmak da en çok tartışılan bir diğer konudur.

Medyanın ana görevi bence şu olmalıdır, bilinmeyeni bilinir kılmak, yurtta ve dünyada olup biteni duyurmak, "farkındalık" seviyemizi artırmaktır. Gösterilecek/okunacak materyali sunarken elbette tarafsız kalmalıdır. Tutarlı ve dengeli bir yayın yapması arzu edilir. Medyanın elinde en büyük güç ise, kitleleri peşine takarak kamuoyu yaratabileceği gibi bizleri bir güzel uykuya yatırarak pembe rüyalar görmemizi de sağlamasıdır.

Bir medya organının yolsuzlukların peşine düşmeden, ekonominin pek de "tıkırında" olmadığını göstermeden, yönetilen halkın bilincini arttıracak yayın yapmadan amacına ulaşmayacağını düşünüyorum. Kimi gazetenin ana amacı, bilgiyi sıkıştırılmış bir biçimde, yoruma açık olmadan yüzeysel bir şekilde sunmaktır. Okuyucu/izleyici tarafında en önemli risk düşünmeden ve yorumlamadan önüne gelen "yemeği" bitirmesidir.
Kulağa hoş gelen, göze çalınan, ele tutuşturulan medya aracının taraf olmasını beklemek ve takip etmek kişisel bir tercihtir. Sistemin ve kitlenin sesini duyuracak bir medya aracı olmak, "Ne var ki canım, gayet de cepheli duruşları var!" diyebilmek yürek ister. Her gazete yaprağının sonu boya badana yapılan bir evde yerlere serilen malzeme olmaktan öteye gitmez. Gazete, ayakların altına alınan değil, bilinçlerimize işleyen cinsten olmalıdır.

Son söz : Afyonlanmış zihinlerin önüne konan her bilgi doğrudur, gerçektir.

17 Şubat 2008 Pazar

Bu akşam bütün Alışveriş Merkezlerini dolaştım İstanbul'un

Yaşlanan ve nüfusunu artırmaya çalışan Avrupa,
Mali krizi bekleyen ve tüketimi kısan Kuzey Amerika,
Yağmur ormanları yok olmakta olan Güney Amerika
Açlıktan kırılan Afrika,
Refah seviyesini çoktan aşmış Uzakdoğu,

ve diğer yanda

Peşin fiyatına 12 Taksit lüksünü yaşayan,
ekonomisini yabancı sermayeye devreden, küreselleşen Türkiye...

Ben ne yapıyorum?

Bütün alışveriş merkezlerini geziyorum İstanbul'un...
Sepetimi doldurup hesap kesim tarihini bekliyorum...

5 Şubat 2008 Salı

Realover Limited - Duygusal Bilanço Dökümü

Realover Limited
(31.12.2007 İtibariyle)

Aktifler
--------------------------------------------
Döner Duygular : EKMEK ARASI YAPILIR
Hazır Duygular : ŞELALE
Kısa Vadeli Duygusal Alacaklar : SIFIR
Duygu Stokları : (yıl cinsinden) 33
Uzun Vadeli Duygusal Alacaklar : TAKİPTE
Duygular
Maddi Duygular : Cüzdanın kalınlığı (cm cinsinden) : 3,14
Maddi Olmayan Duygular : SONSUZ


Pasifler
--------------------------------------------
Duygusal Borçlar : KALBİN YARISINDA SAKLI...
Diğer Kısa Vadeli Duygusal Borçlar: TAKİPTE...
Öz Varlık : BÜTÜN AŞKLARIMA ARMAĞAN OLSUN
Ödenmiş Duygular : HELAL OLSUN
Yedek Duygular: YENİ AŞKLARDA KULLANILIR.

25 Ocak 2008 Cuma

Shakespeare'in Memleketinden Geliyorum!

Seyahat Notları

Yıllık iznimin 6 günlük kısmını geçirmek üzere yaklaşık beş yıl önce gitmiş olduğum İngiltere'ye tekrar gittim. Yakın dostum Melih'in yaşadığı kent olan York'ta hava oldukça soğuktu. Evden dışarı çıkıp yaklaşık 100 metre yürüdüğümde kemiklerimin donduğunu hissediyordum. Öyle ki, alışık olmadığım bu hava durumu tam üç günümü yatakta hasta olarak geçirmeme neden oldu. Neyse ki,toparlanmam çok uzun sürmedi ve uzun zamandır hayallerimi süsleyen geziye çıkma fırsatım oldu.

Tiyatro ile uğraşmaya başladığımdan beri beni heyecanlandıran, okudukça bambaşka keyifler almama sebep olan Shakespeare'in memlektine gitmek istiyordum öteden beri.
Ne yazıktır ki bana, Shakespeare'i geç keşfetmiş olmanın acısını hala içimde taşıyorum. Bireysel vefa borcumu ödemek ve nasıl bu kadar sevilir olduğunu anlamak adına, doğup büyüdüğü yer olan İngiltere'nin Stratford-upon-Avon kentine gittim.
Kadim dostum Melih'le beraber bu kente doğru yola çıktık. York'tan Warwickshire'daki Stratford-upon-Avon'a Tomtom navigasyon cihazı sayesinde yaklaşık iki saatte ulaştık.

Stratford'ı biraz anlatmak istiyorum. Avon nehri üzerindeki Stratford kenti, sakin ve huzurlu bir şehir görünümünde...Nüfusu 25 bin civarında ama yılda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyonu aşkın turist çekiyor. Turistik bir şehir olmasından ötürü Ghost Walk denilen turlar düzenleniyor. Karalar giymiş bir rehber eşliğinde hayalet avına çıkabiliyorsunuz. İngiltere'nin birçok şehrinde bu turlar oldukça ilgi görüyor. Cinler, periler ve hayaletlerin olduğu söylenen kentte çok da huzurlu bir şekilde uyuduğumu da söyleyemeyeceğim. Çok da konforlu olmayan Youth Hostel Association'ın (YHA) oda kahvaltı tarifesine kişibaşı gecelik 22,5 pound ödedik.

Gün batımına yakın bir saatte kentin dışındaki kırsal kesimden geçerken garip şekiller almış ağaçların arasındaki kilise ve gölgeler beni biraz ürkütse de, hayalet turlarının düzenlendiği bir kentte Shakespeare'in ilhamını nereden aldığını az çok anlayabiliyordum. Yazarın kentin merkezinde bulunan doğduğu ev, aslına uygun bir şekilde korunuyor. Ziyaret saatleri geçtiği için müze görevini gören evini gezme fırsatımız olmadı.

Nehrin kenarında kurulu olan Shakesperience adlı bir tiyatro grubu var. Bu tiyatronun ana amacı, ışık gösterileriyle Shakespeare'in oyunlarından pasajlar oynayarak seyircilerine yazarı tanıtmak... Oyun izlemek için Royal Shakespeare Theatre (RST) gittiğimde ise bakımdan dolayı kapalıydı.

Şehrin sokaklarında dolaşırken geçmiş öylesine canlı bir şekilde korunmuş ki, sadece yazarın evi değil, çoğu bina aslına uygun bir şekilde dimdik ayakta duruyor. Sanki ortaçağda bir şehri geziyorsunuz. Atmosfer size bunu yaşatıyor.

Eğer olur da yolunuz düşerse, müzeyi gezmeyi, hediyelik eşya almayı ve RST'de oyun izlemenizi önermekteyim.

18 Ocak 2008 Cuma

Kıskanmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Nasıl bir duygudur ki kıskanmak, sevdiğinin çevresini izole ederek hayatı ona zindan etmekten tut da, yargısız infazlara kadar giden, alt kültürlerde insanları daha acı sonlar bekleyen, aşırı dozu paranoyaya sebep olan, dışarıda gözü olanların bekçisi, bir bakıma iktidara giden mücadelenin engellenemeyen duygu seli...AĞIRLIĞINA her sevenin katlanamadığı, insanı alaşağı eden, ilişkileri bozan zehir...

Bu ağırlığı taşımaya niyetli bireyler sadece sevdiği ile mutlu olabilecek mi?

Uzun zamandır MSN Messenger'da çevrimiçi olmamış, kendisinden haber alamadığım bayan arkadaşıma "XYZ Hanım, Merhaba" mesajını gönderme gafletinde bulundum. Her nasılsa yarım saatlik beklemeden sonra erkek arkadaşı "Ben XYZ nin erkek arkadaşıyım. Hayırdır bişi mi vardı?" şeklinde bir cevap aldım. Ben kibarlıktan "Selam söyleyin kendisine, ben Alper, teşekkürler" dedim. Yine bir yarım saat sonra benim esrarengiz profilim onu şüphelendirmiş olmalı ki, "Bir daha mesaj atma kardeşim olur mu?" şeklinde bir cevapla karşılaştım. Bu soruyu cevapsız bırakarak kendimi, XYZ'nin hakettiği bir erkek arkadaş edindiği fikrine sabitledim.

Bu ufacık fikir kıskanılmaya teslim olmuş bireylerin, hiç de boşlanmayacak sonuçlar dizisini kafamda uyandırdı:

1. Beni kıskanacak bir erkeğe/kadına ihtiyacım var.
2. Bütün özelimi bilmeli, beni kötü emelli erkeklerden/kadınlardan uzak tutmalı.
3. Sevdiğim bankamatik şifremi, vadeli hesap hareketlerimi, kredi kartı harcamalarımı kontrol etmeli.
4. Maillerimi okumalı, MSN Messenger'dan insanlara cevap vermeli

"Yaşasın beni kıskanan birileri var! Mutluluktan dört köşeyim..." gibi sığ ve de boş fikirlere kapılarak kendini çamurda temizlemeye çalışan insan yavrusu...Yazık sana...

realper'in ziyaretçileri