30 Mart 2008 Pazar

Ve bir itiraf...

Tiyatro ile ilgili bir yazımda bahsetmişim, "...akıtmadığım teri tiyatro sahnesinde dökmeye niyetliyim." Ne yazık ki, duygusal ilişki yaşadığım tiyatroya yeteri kadar zaman ayıramıyorum şu sıralar. Bu durum bende can sıkıntısı yaratsa da, tiyatrodan tamamen koptuğum anlamına gelmiyor. Kendime şunu hatırlatıyorum: Tiyatro kadar çeşitliliği bol, birçok disiplinle ilişki içinde olan başka bir sanat yok. Dolayısıyla öğreneceğim çok şey var, hala kendimi yolun başında gibi hissediyorum.
Ben tiyatroyu sadece "sahnede" yaşamaya niyetli değilim. Tiyatro yaşamın ta kendisi, yaşam da dışarda akıyor...

Duygu İşçisiyiz Biz...

Biliyorsunuz (belki de bilmiyorsunuz!) yaklaşık 4 yıldır amatör bir tiyatro grubunun üyesiyim. Tiyatroya başladığımdan beri tiyatro, oyunculuk konusunda çok yol kattettiğimi söyleyemem ama bana kazandırdıklarını da görmezden gelemem. Örneğin; duyguyu yoğun bir şekilde hissetmeyi, hele hele bilmediğiniz, yaşamadığınız bir duyguyu sahnede var etmek belki de tiyatronun en zor işi olsa gerek...Bunu öğrenmek için eğitim şart diyoruz ama tiyatro eğitimi sahnede son bulan bir şey değil, repliklerini ezberledin, sahneye çıktın iş bitmiyor. Çevreyi sürekli gözlemek gerekiyor, ne olup ne bitiyor dünyada, Ben gördüklerimden "malzeme" toplamaya, Nişantaşı'nda alıveriş yapandan tutun da sokakta dilencilik yapan insana kadar herşeyi fotoğraflıyorum.
Bizler duygu işçisiyiz. İnanmadığımız şeyleri yapmamaya söz veriyoruz. Kendimize inanmak değil, duyguya inanmaya önem veriyoruz. Sahnede bir duyguyu betimlemek kimi zaman bizi zorlayabilir. Bu, duyguyu yakından tanımadığımız için olabilir. Yönetmenin bir talimatı ya da o duyguyu yaşamış insanların anlattıkları ile sahnede yaşatabiliriz.
Oyunculuk macerası asla sona ermeyen ancak yaşamla son bulabilen bir süreç, sanırım dünyadaki hiçbir meslek oyunculuk kadar uzun soluklu değil...Bu işi yapanlar yani duygularını harekete geçiren, oyunculuğu meslek edinmiş insanlar sonsuz bir saygıyı hakediyor bana göre...

16 Mart 2008 Pazar

Ortopedik bir facia

1996 yılıydı. Talihsiz bir kaza sonucu sağ omuz bağlarımda sorun yaşamaya başladım. Geriye doğru şöyle bir gerinsem, sağ omzumla ters hareketler yapsam, yerinden çıkıveriyordu. Bu tam Haziran 2004 yılına kadar sürdü. Alman Hastanesinde geçirdiğim sağ omuz bağlarımın bağlanmasına yönelik ameliyatın üzerinden tam 4 yıl geçti, Ancak bu sefer sol omzumda benzer bir sorun ortaya çıktı. Geçen Pazartesi sabahı (haftanın ilk günü!) yataktan kalkarken yorganı üstümden atmak için sol omzumu geriye doğru hareket ettirdim. Omzum yerinde değildi, Sol yanımda bir ağırlık hissettim ve dengemi kaybettim. Önce bir panik havası, sonra bir baş dönmesi, "Lanet olsun! Yine mi?" şeklinde ayılma ile bayılma arasında gitme gelmeler, ardından derin derin nefes almalar, evdekilerin "Yine mi çıktı omzun?" şeklinde serzenişleri, onlara kızarak bir torbaya buz doldurup bana vermelerini istemek, panik havasından sonra sakin bir şekilde omzun yerine oturmasını beklemeye başlamak, "tıkırt" sesini duyduktan sonra bir köşeye oturarak bir "oh be" demek, eklem bölgesinde hissedilen ağrıyı Apranax Fort 550 mg ile gidermeye çalışmak, omuz çıkmasının tekrarlanmasını istememek o an hissettiklerimin en kısa özeti olabilir.
Çekilen MR sonucuna göre en kısa zamanda ameliyat olmam gerektiği söylendi ama bir kez daha soğuk ameliyathaneye girmek istemiyorum. Şu sıralar sol omuz eklemini çok zorlamayıp kendi haline bırakmış durumdayım. Eminim bu şekilde bir süre daha idare edeceğim.

Kafama Takılan Sorular - IV

1. Japonlar Einstein'ı rahmetle anıyorlar mı acaba?
2. Güzel kızlara çirkin erkekler, çirkin kızlara yakışıklı erkekler düşmesi biraz garip değil mi?
3. Sonsuz ihtimaller teorisi nedir?

14 Mart 2008 Cuma

Bir Medya Eleştirisi

Türkiye'de medyanın önündeki en büyük mesele tavır ve duruş edinmede zorlanmasıdır. Bir medya aracının tavrını ve duruşunu ne yazıktır ki, arkasındaki sermaye ve destekçileri belirlemektedir. Tutarlı yayın yapmak da en çok tartışılan bir diğer konudur.

Medyanın ana görevi bence şu olmalıdır, bilinmeyeni bilinir kılmak, yurtta ve dünyada olup biteni duyurmak, "farkındalık" seviyemizi artırmaktır. Gösterilecek/okunacak materyali sunarken elbette tarafsız kalmalıdır. Tutarlı ve dengeli bir yayın yapması arzu edilir. Medyanın elinde en büyük güç ise, kitleleri peşine takarak kamuoyu yaratabileceği gibi bizleri bir güzel uykuya yatırarak pembe rüyalar görmemizi de sağlamasıdır.

Bir medya organının yolsuzlukların peşine düşmeden, ekonominin pek de "tıkırında" olmadığını göstermeden, yönetilen halkın bilincini arttıracak yayın yapmadan amacına ulaşmayacağını düşünüyorum. Kimi gazetenin ana amacı, bilgiyi sıkıştırılmış bir biçimde, yoruma açık olmadan yüzeysel bir şekilde sunmaktır. Okuyucu/izleyici tarafında en önemli risk düşünmeden ve yorumlamadan önüne gelen "yemeği" bitirmesidir.
Kulağa hoş gelen, göze çalınan, ele tutuşturulan medya aracının taraf olmasını beklemek ve takip etmek kişisel bir tercihtir. Sistemin ve kitlenin sesini duyuracak bir medya aracı olmak, "Ne var ki canım, gayet de cepheli duruşları var!" diyebilmek yürek ister. Her gazete yaprağının sonu boya badana yapılan bir evde yerlere serilen malzeme olmaktan öteye gitmez. Gazete, ayakların altına alınan değil, bilinçlerimize işleyen cinsten olmalıdır.

Son söz : Afyonlanmış zihinlerin önüne konan her bilgi doğrudur, gerçektir.

realper'in ziyaretçileri