29 Nisan 2008 Salı

No Pain No Gain

Amerikalı "No Pain No Gain" demiş, insanın suratına şaplak gibi inen bir deyiş. "Hamama giren terler" şeklinde çevirisi yapılabilir. Düstur şu kısaca : "Bedelini ödemelisin ki, sahip olasın." Yaşlı dünyamızda insanlar için cefanın yada sefanın şekli değişebiliyor. Şu anda Florida sahillerinde dalga sörfü yaparak Fransız Alplerinde kırmızı şarabımı yudumlayarak İtalya'da yüksek mimarlık eğitimi alarak gayet konforlu bir yaşam sürebilirdim. Yahut Irak'ın veya İsrail'in tam orta yerinde bir füze saldırısına maruz kalabilir, toplu intihar eyleminin kurbanı da olabilirdim.

Ama ben çok uzağa gitmiyorum. Yaşadığım topraklarda acıyı tariflemek kolay değil. Havasından mıdır? Suyundan mıdır? Bilemiyorum. Bulunduğum coğrafyanın etkileri yapışıyor üzerime...Yaşadığım çarpışık kentte bir taraftan gökyüzünü delen plazaları, bunların hemen arkasındaki tek katlı ama uydu antenli gecekonmuşlarını görünce huzursuz oluyorum. Kırmızı ışıkta beklerken arabamın kaputunu öpen ve elini açan dilenciyi görünce hemen kaçmak istiyorum bu koca şehirden. Vatan toprağı için hayatını feda eden şehitlerimizin ardında kalan acılı aile bireylerini görünce içim parçalanıyor. Şimdi bunların suçlusu kim? Acaba biz bunları hak ediyor muyuz? diye sormadan edemiyorum kendime. İsviçre gibi ülke olsaydık, sanırım bu blog satırlarını okumayacaktınız. Çünkü mayasında acı olan ve bundan beslenen kaç ülke var ki? Her ne kadar üzerinde oyunlar oynansa da, ben bu ülkenin renklerini seviyorum. Ezogelinin türküsünü, acılı kebabını, tatlı akarsularını, yeşilinin tonlarını... An geliyor, bunları da yabancının sermayesine satarlar mı acaba? diye düşünmeden edemiyorum.

Acıyı yaşamadan kazanç elde etmek çok mu zor? Bunu hak eden bireyler değil miyiz? Daha da önemlisi neyin uğruna acı çektiğimiz, karşılığında neler gördüğümüz...

22 Nisan 2008 Salı

Kiralık Duygular

Erkek berberlerindeki koltuğa oturduğumda futbol maçı skorları, "Ağabey saçlara bakım lazım mı?" ya da "Memleket neresi?" üzerine konuşulduğundan saç kestirmek pek bir sıkıntılı geçer benim için. Sırf bu yüzden çok sık erkek kuaförü değiştiririm. Bugün Mecidiyeköy'deki erkek berberi Metin'e gittim. Anlattığı hikaye oldukça çarpıcıydı: Geçen akşam haberlerinde izlemiş, bir grup insanın para karşılığı cenazelerde ahlayıp vahlayarak hüngür hüngür ağladığını ve bu işten oldukça iyi para kazandıklarından bahsetti. Ondan sonra şöyle bir düşündüm. "Yahu biz ne hale gelmişiz de benim haberim yok?" dedim kendi kendime.

Genellikle keyif peşinde koşan beyler yeni heyecanlar yaşamak adına para karşılığı "bir hanım arkadaş" edinirler. Buna "beden kiralama" da denilebilir. Ancak "duyguların" kiralandığı, sahte gözyaşlarının döküldüğü bir cenaze töreni düzenlemek artık giderek zavallı hale geldiğimizin, bayağılaştığımızın son noktası olarak karşımıza çıkıyor. Sevgilimizden ayrıldığımız zaman karşımıza birisini oturtup "Sevgilim beni terketti. Benim için ağlamanı istiyorum." şeklindeki "ağlama seansları"na bol bol para dökeceğimizin sinyalidir bu. Hatırı sayılır bir ücrete "Benim için hasret çek!" ya da "Çok pişmanım. Bana kızmanı istiyorum!" komutunu uygulayacak birilerini bulabileceğiz demektir.

İnsanoğlu başkalaşıyor. Artık paraya dönüşen duygularımız birer meta haline geliyor. Ticarileşen duygularımız bir gün borsaya da düşerse, buna hiç şaşırmayacağım.

Yaşasın "Benim İçin Acı Çekenler!", Yaşasın rahatlayan vicdanlar!

18 Nisan 2008 Cuma

İletişim Çağında Haberleşme

SKYPE uygulaması sayesinde kaliteli sesli aramalar yapabiliyoruz, MSN Messenger ile dünyanın öbür ucundaki dostlarımızla haberleşebiliyoruz. E-posta sayesinde acılarımızı ve sevinçlerimizi paylaşabiliyoruz. Cep telefonları sayesinde sahilde güneşlenirken kumdan kalemizin fotoğrafını çekip sevdiklerimize gönderebiliyoruz. Blog sayfaları sayesinde fikir ve görüşlerimizi dünyaya açıyor, "İşte ben burdayım, bu da benim beynimden dökülenler..."diyebiliyoruz.

Geleneksel iletişim aracı olan ev telefonunun yerine epeyce alternatif gelmiş durumda. Peki son duruma bakalım. Her nedense şunları söyleme cesaretini bulabiliyoruz. (Samimi itiraflar hariç!)

"Ağabey aklımdasın, bir türlü arayamadım seni de."

"Aradım sana ulaşamadım. Nerelerdesin yahu?"

"Kayıplardasın cicim. Gazeteye ilan verecektim neredeyse!"

Neden bir dolu iletişim kanalı varken anlamsız kaçamaklara başvuruyoruz? Sosyalleşmek için bir dolu yöntem var iken bu tarz cümleler duyabiliyoruz her nedense.

Günümüz bireyinin kendini saklama becerisi bu iletişim kanallarının hiçbirine başvurmamaktan geçiyor. Bir yandan "Kendini Adresleme" sosyalleşmenin ön şartı iken diğer yandan bu kadar iletişim yöntemini kullanmak bireyin tercihine bakıyor. Bu devirde "Bana sadece PK 233 Kadıköy İstanbul adresinden ulaşabilirsin hayatım" demek pek bir ironik durur sanırım.

Sayısal İletişim çağında "az zamanda çok iş yapmak", bir dolu arkadaşlık sitesinde profil açmak, kontakt listesini şişirmek âdetten oldu. Yani ya VARSIN ya da YOKSUN. Günümüz mottosu şu : "Saklama kendini, çık ortaya..."

16 Nisan 2008 Çarşamba

Kafama Takılan Sorular - V

1. Ateşli futbol taraftarı stadyumlarda yanıp tutuşurken taraftarı olduğu kulübü için bağırıp çağırırken rejim tartışmaları, ekonomik kriz söylentileri, akaryakıt zam haberleri duyulduğunda neden kimselerin topluca sesi çıkmıyor?

2. İnsani tepkiler vermekten uzak birey/grup ile nasıl yaşanır?

3. Bahar mı gelmiş yoksa ne?

"Multitasking" Çalışmanın Yan Etkileri

"Kuzen" Aydan bana sitem etti geçenlerde. "Blogunda çok fazla İngilizce kelime kullanıyorsun, güzel Türkçe'mizi harcıyorsun." diye... Yerden göğe kadar haklı. Ancak benim savunmam ise özetle şu şekilde olacak: “Multitasking” kelimesini tek bir kelime ile Türkçe'ye çevirebilmek için Türk Dili Kurumu'nda komisyon üyesi olmam gerekiyor sanırım.

Bu girişten sonra asıl konuya gelelim. Önce tanımını yapalım. Multitasking ne demektir?
  • “Multitasking” - iki nokta üstüste, “aynı anda çok sayıdaki programı işleme tabi tutma, çokgörevli, çoklu görev"
Kaynak : http://www.zargan.com/sozluk.asp?Sozcuk=multitasking

Aslında “multitasking” kelimesi bilişim dünyasına ait bir kelime... En basitinden gündelik hayatta kullandığımız ev bilgisayarları için performans ölçütü olarak karşımıza çıkıyor. Bir bilgisayar aynı anda ne kadar çok işi bir arada ve kararlı bir şekilde yapabiliyorsa, o bilgisayar, kullanıcısı için gözbebeğidir, herşeyidir. Ben bunu kendi dünyamıza nasıl uydurabilirim diye düşündüm ve yıllar evvel okuduğum bir makale aklıma geliverdi.

Aynı anda birden fazla işi götürmeye çalışanların (özellikle benim gibi plaza insanlarının) verimlilikleri üzerine bir araştırma yapılmış. Bir taraftan telefonla konuşurken diğer taraftan e-postalarınızı kontrol etme, paralel bir şekilde sırtınızı kaşıma eylemleri size verimlilikle ilişkili gelmeyebilir. “Ne ilgisi var?” demeyin “Üç değil, on tane işi ben parmağımda çeviririm. Hiç de dokunmaz bana...” diyebiliyorsanız, vay halinize derim önce.

Michigan Üniversitesi'nden Prof. Dr. David Meyer liderliğinde yapılan bir araştırma sonucuna göre bir iş üzerinde çalışan kişiye zihinsel kaynak gerektiren bir başka iş yüklendiğinde verebileceği tepkiler çok farklı olacaktır. Örneğin; otomobil kullanırken "Bakkaldan ekmek al!" beynimiz için sıradan bir komut iken, eşiniz sizi arayıp "Evimiz küle döndü, ne yapacağız şimdi?" dediğinde aracınızla uçurumdan aşağı yuvarlanabilirsiniz. Bir başka sonuç ise, bireye çoklu görevler yüklenmesi, kişinin o işi bitirmek için uygun stratejiler seçmesine yardımcı olabileceği yönünde... İşte bu farklı duygusal tepkiler iş yaparken verimliliğimizi etkiliyor. Toplamda beynimizin olaylara verdiği anlık tepkilerle doğrudan ilişkili bir tablo çıkıyor.

İş dünyası bu konuya ne kadar yakın bilemiyorum. Kurumsal şirketler işe alımlarda bunu dikkate alırlar mı? Çalışanlar bu çalışma şeklinden memnunlar mıdır? Pek emin değilim açıkçası. Bildiğim bir şey var, "Multitasking" çalışma şekli her insana göre değil, yıpranma payını dikkate alıp üzerine giderseniz, "Şu işi tamamlayayım da aradan çıksın!" diyerek daha kısa zamanda yapabilirsiniz. Ancak bu sefer yoğun stres yaşamanıza ve dikkatinizin dağılmasına neden olabilir. Benden söylemesi...

Meraklısına:

http://archives.cnn.com/2001/CAREER/trends/08/05/multitasking.focus/

http://en.wikipedia.org/wiki/Human_multitasking

http://www.apa.org/releases/multitasking.html

5 Nisan 2008 Cumartesi

Internet Nereden Nereye Gidiyor?

İkibinli yılların başında tanışma fırsatı bulduğum internet serüvenimin geldiği nokta şu an huzurlarınızda...Bir blog sayfam, sürekli olarak kontrol ettiğim 4 adet mail adresim, sosyal ağ sitelerine üyeliklerim (myspace, facebook, yonja,çember.net vs.), alışveriş sitesi ve forum üyeliklerim derken epeyce kabarık internet tecrübem var. Ama kendimi hala kum tanesi gibi hissediyorum.


Dünya çapında Internet'in yaygınlaşması 1990'lı yılların ortalarında başlar, çevirmeli ağa girip internet sayfalarını dolaşmak, internet tarayıcınızdan dakikada 10 resim indirmek çay demlemek için mola vermekle eş anlamlıydı. Saniyede 56 kilobit hızındaki bağlantı ile bir mp3 dosyasını indirmek için yaklaşık bir saatinizi ayırmak gerekiyordu. Şişen telefon faturanızı da hesaba katmayı unutmayalım. Bu dönemde kullanıcı, sanal alışveriş ve çevrimiçi bankacılık işlemleri ile tanışıyordu. Internet içeriği durağan ve de hızlı bir şekilde değiştirilmeye pek müsait değildi. İşte bu dalgaya Internetin Web 1.0 sürümü adı veriliyor.


2000'li yılların başında yüksek hızlı bağlantıların devreye girmesi, içeriğin dinamik bir yapıda değiştirilmesi olanağı karşımıza çıktı. Internet, bu dönemde Wikipedia, flickr, youtube, ekşi sözlük, facebook, blogspot gibi siteler sayesinde kullanıcının içerik sağladığı, paylaşıma açtığı ve kişisel hale getirilebilen bir formata dönüştü. Veritabanları üzerinde tutulan yığınla bilgiden alışveriş yapan kişilerin davranışları ortaya çıkarılabiliyor, böylelikle hangi alana yatırım yapılacağını bu yolla öğrenen işletmeler daha akılcı ve stratejik kararlar alıyordu. Bu dalga da Web 2.0 olarak adlandırılıyor.


Web 2.0 şu an gündemde iken Internet'in son sürümü ise Web 3.0 konuşulmakta... Henüz tanışmadığımız bu sürüm üzerinde teknoloji insanları ciddi zaman ve emek harcıyorlar. Yapay zeka, akıllı web uygulamaları üzerine kafa yoruyorlar. Web 3.0 ile önümüzdeki 10 yılda Internet hangi aşamaya gelecek? İşte size küçük bir örnek; buzdolabınızda süt kalmamış, akıllı buzdolabınız süt ile birlikte margarin, portakal suyu, domates, maydanoz vs ürünleri sanal alışveriş sitesine otomatik olarak bildirecek. Riski düşük olduğu için ödeme sanal kredi kartınızla yapılacak. Sizin göreviniz ise, sadece teslimata gelen görevliden ürünleri alarak buzdolabınıza yerleştirmek olacak... Rüya gibi geliyor ama internetin ödeme sistemleri ile birleştirilmiş özelliği sayesinde günlük hayatımıza yansıması bu şekilde olacak...

Kablosuz Yaşamın Faydaları

Bundan yıllar önce daha çocuk yaşta iken "Bak bu cep telefonu, dünyanın öbür ucuyla konuşabilirsin, hem de kaldırımda yürürken..." diye söylenseydi, "hadi canım sende!" derdim. Sabit telefonların moda olduğu bir dönemde bu teklif açıkçası bende önce şok ardından merak etkisi yaratırdı.

Türkiye'ye doksanlı yılların sonlarında giren GSM ağı biraz geç gelmiş olsa da, kullanımda nerdeyse birçok ülkenin önündeyiz. Giderek ucuzlayan bağlantı seçenekleri, kablosuz modemler, kablosuz ağı destekleyen dizüstü bilgisayarlar ve cep telefonları etrafımızı sarıyor. Benim tahminim şu; kentli insanlar gün gelecek hemen her noktadan istedikleri bilgiye, hizmete ulaşacaklar. İşte bunun basit bir örneğini ben geçenlerde yaşadım. Geçen gün öğlen saatlerinde bankadaki arkadaşım Kemal beni aradı. "Bankanın giriş kapısına kuruyemişçi geldi. Almak istersen bekletelim." Ben bir anda şok içinde "Kuruyemişçinin bankanın giriş kapısında ne işi var? Nasıl geldi? Amacı ne?" şeklinde sorgulamalar yaparken tabii çoktan gitmişti kuruyemişçi. Durum şu; özellikle ofislerin yoğun olduğu bölgelerde çalışan insanlar (özellikle benim gibi plaza insanları!) bir cep telefonu ile hizmeti artık ayağına getirebiliyorlar. Hizmet türevleri mobil kuruyemişçi, mobil kuyumcu, mobil döviz bürosu şeklinde oluyor...

Eh ne de olsa, artık milenyum çağındayız. Yaşamı gayet kolay hale sokuyoruz, zamandan kazanıyoruz, günlerce arayıp bulamadığımız bilgilere saniyenin milyonda biri hızında ulaşıyoruz. Hemen uyum göstermek zorundayız! Balkondan sepet sallandırma devri kapanmak üzere...

1 Nisan 2008 Salı

İyilik Yaparım, Denize Atlarım

"İyilik", genel olarak bir insana, bir bitkiye, bir hayvana yani değer verdiğiniz, karşılık beklemediğiniz bir varlığa yararlı olma durumunu tarif eder.
Bana yapılan iyilikleri unutmam, daha doğrusu bana iyiliği dokunan insanları unutmam, karşıma çıkan ilk fırsatta benden yardım eli istendiğinde elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırım. Ben şahsen iyiliklerin envanterini tutmaktan, daha sonra bir liste halinde birilerinin önüne koymaktan hoşlanmıyorum. Önünüzdeki dağı aşmanıza yardımcı olan, borcunuzu hafifleten, derdinizi paylaşan dostunuza bu iyilikleri söyleme dökmenin ne alemi var durup dururken?

Ben şunu anlayamıyorum, karşıma soğuk yemek gibi konan "Ama ben de sana bunu yapmıştım, oldu mu şimdi?" denmesine gerçekten anlam veremiyorum. En fazla da, çevremde anlayış ve hoşgörüden uzak insanların birikmesinden korkuyorum. Bu dünyada her ne kadar "İyilik yaparım, mutlu olurum!" düsturu yerini ""Önce kendin için yaşamalısın!" düsturuna bırakmaya başlasa da, ben şiddetle bunun karşısındayım. Acaba benim gibilerin sayısı azalıyor mu? Yahut dost elini uzatıp da karanlıkta o eli kaybedenlerin, göremeyenlerin sayısı mı artıyor?

Milenyum çağında karşılık beklemeden iyilik yapmak da zor... İnsanı paranoyaya sürükleme durumu var. "Bana iyilik yaptı? Acaba bir çıkarı mı var?" şeklinde... Yok artık bu kadarı da fazla...Ne yapacağız peki? O zaman kendimize bir iyilik yapalım. Aşağıdaki levhayı gördüğümüz yerlerden uzak duralım.



realper'in ziyaretçileri