Sıfır ile dokuz yaş arasını kapsamakla beraber belki de yaşamımızın en saf ve en unutulmaz anlarıydı bu tek haneli yaşlar...Hani şu üç tekerlekli bisikletten iki tekerlekli bisiklete terfi ettiğimiz, ilk çapkınlık denemelerini yaptığımız, yeryüzünün sadece sevdiklerimizden oluştuğunu düşünerek geçirdiğimiz masum yıllar...
Halbuki ahlayıp vahlamanın çaresi var mıdır ki? Sadece hoş anları düşleyerek belki de kendimize gülerek "Çocuktuk işte!" dersiniz kendi kendinize. Kırdığınız camlar, havasını indirdiğiniz lastikler, arka sokak çete savaşları, "kız kaçıran" ile kızları korkutmak... Benim çocuk olduğum anlardan hatırladıklarım...
Modernlik çağında çocuklar elektronik posta atmayı bilen, sanal oyunlarla kendilerini "kurtarıcı" gibi gören, "nereden geldiklerini" çoktan öğrenmiş bireyler olarak karşımıza çıkıyor.
Kirlenen dünyamız çocukları da kirletmesin diyebilmek pek mümkün değil...Ama geleceğin çocukları bizler gibi olmayacak. Kimbilir onların çocukları bize yabancı olacak.
Ben çocuklarla eğlenmeyi seviyorum. En azından onlarla çağının dilinden konuşursanız, eminim onlar da sizi sevecektir. Çocukları anlayabilmenin bir yolu da bu... Sakın ha damarlarına basmayın. Örneğin; oyuncakları ile oynarken kendinizden geçmeyin. Bir bakmışsınız, saatler geçmiş... Sonra maraz doğabilir... :)
30 Kasım 2007 Cuma
Kafama Takılan Sorular - III
1. Seviyesi tespit sınavı yapılmış ilişkiler başarılı mıdır?
2. Adrenalin salgılamak için mutlaka sıradışı aktiviteler mi düzenlenmeli? Yamaç paraşütü, safari, bungee jumping vs
3. Nostalji Televizyonu açılsa popülerliği olur mu acaba?
2. Adrenalin salgılamak için mutlaka sıradışı aktiviteler mi düzenlenmeli? Yamaç paraşütü, safari, bungee jumping vs
3. Nostalji Televizyonu açılsa popülerliği olur mu acaba?
Adil Yaşam Senaryoları
Hayatınızda öyle güzel zamanlar geçirmişsiniz ki, beraber gülüp beraber ağlamışsınız. An gelmiş beraber ev ödevi yapmışsınız, an gelmiş aynı vapuru beklemişsiniz, çıtır simiti paylamışsınız, kısa mesajlar çekerek eğlenmişsiniz.
Sonra birdenbire biri yada bir şey bu sevdiğinizi çekivermiş hayatınızdan,
Neden acaba?
Birinci Senaryo:
Sevdiğiniz birdendire dünyanın en çekilmez biri olur ve herşeye parlamaya başlar.
"O lafı etmeyecektin bana!"
"Bana ne! Bu benim derdim değil."
ya da
"Yeter artık! Sıkıldım senden. Ben gidiyorum!" demeler...
İşte zor zamanlardır o anlar. Ağır çekimde yaşanan zamanlardır o anlar. Zordur o an, cep telefon numarasını kaldırmak gidenin ardından...Artık ona ait olan son numaralar çekip gittiği tarihtir, saattir. Artık aklınızdan silmeniz gereken onun cep telefon numarasıdır, çalınmaması gereken kapı numarasıdır.
İkinci Senaryo:
Bozulan ilişkinin ardından bir de istenmeyen ayrılıklar vardır. İnanılası gibi değildir. Kabullenmek zordur. Tokat gibi yapışır surata...Peki bu gidenin ardından ne yapmalı? Geçenlerde karşılaştım Önder Bozdağ'ın telefon numarası ile. Geçen sene trafik kazasında kaybettiğim arkadaşım...Silsem mi acaba diye düşündüm bir an. Sanki arasam sesi gelecek karşıdan...Ona ait olan son numaralar da ardından okunan dua sayısı, kaç çocuk bıraktığı...
Yaşamı ve sonrasını matematiğe dökmek ne kadar da kolay aslında!
Sonra birdenbire biri yada bir şey bu sevdiğinizi çekivermiş hayatınızdan,
Neden acaba?
Birinci Senaryo:
Sevdiğiniz birdendire dünyanın en çekilmez biri olur ve herşeye parlamaya başlar.
"O lafı etmeyecektin bana!"
"Bana ne! Bu benim derdim değil."
ya da
"Yeter artık! Sıkıldım senden. Ben gidiyorum!" demeler...
İşte zor zamanlardır o anlar. Ağır çekimde yaşanan zamanlardır o anlar. Zordur o an, cep telefon numarasını kaldırmak gidenin ardından...Artık ona ait olan son numaralar çekip gittiği tarihtir, saattir. Artık aklınızdan silmeniz gereken onun cep telefon numarasıdır, çalınmaması gereken kapı numarasıdır.
İkinci Senaryo:
Bozulan ilişkinin ardından bir de istenmeyen ayrılıklar vardır. İnanılası gibi değildir. Kabullenmek zordur. Tokat gibi yapışır surata...Peki bu gidenin ardından ne yapmalı? Geçenlerde karşılaştım Önder Bozdağ'ın telefon numarası ile. Geçen sene trafik kazasında kaybettiğim arkadaşım...Silsem mi acaba diye düşündüm bir an. Sanki arasam sesi gelecek karşıdan...Ona ait olan son numaralar da ardından okunan dua sayısı, kaç çocuk bıraktığı...
Yaşamı ve sonrasını matematiğe dökmek ne kadar da kolay aslında!
Etiketler:
0 ve 1,
İstenen Ayrılıklar,
İstenmeyen Ayrılıklar,
var yada yok,
Yaşam matematiği
28 Kasım 2007 Çarşamba
Sennheiser'dan Önce Sennheiser'dan Sonra
Yıllardır hiç kaçırmadan gittiğim Cebit Bilişim Fuarı'nda teknoloji avcısı iş arkadaşlarımla bir standda mola verdik. Durduğumuz aslında çok süper ötesi bir stant da değildi hani. Mikrofon ve kulaklık konusunda uzman bir marka olan Alman Sennheiser'in ürünlerinden biri olan CX-300 modelini kulaklarıma geçirdiğim anda küçük bir şeyi anladım. Dışardaki sesten sizi izole ederek sadece kulaklarınıza dolan müzik ile sizi meşgul eden bir kulaklık... Sanırım bunu anlatmam uzun sürecek ama tek kelimeyle muhteşem...Her ne kadar aldığım kutunun üzerinde bulunan "Made in China" ibaresi midemi bulandırsa da, fiyatını haketmiş olduğunu düşünüyorum. Hatırı sayılır bir ücret ile bir CX300 edinmiş olmakla beraber arkadaşlarımın "Bu paraya bu kulaklıkları mı aldın? Hadi canım dalga mı geçiyorsun sen?" şeklindeki şaşkın ifadelerini kulak arkası ederek tüm mp3 arşivimi baştan sona tekrar dinliyorum. Bazı forumlarda yaptığım aramalarda kimisi Sennheiser'dan önce müzik dinlemediğini yazıyor. Kimisi de müziği tekrar keşfettiğinden bahsediyor. Abartıyorlar mı acaba? Pek de haksız sayılmazlar kanımca. Çok temiz, duru bir şekilde ses alıyorsunuz bir kere. Ardından orkestra kulaklarınızın içinde çalıyor gibi geliyor sanki. Bence Sennheiser...
Etiketler:
müzik olmadan asla,
Sennheiser,
teknoloji ve insan
27 Eylül 2007 Perşembe
Yurdumdan Alışveriş Manzaraları!
25.09.2007 Salı günü açılan MediaMarkt mağazasının açıldığı günden bir kare..."LCD TV toplayan" bir "müşteri"...

İstanbul sokaklarında her zaman karşılaşabileceğiniz, çöp toplayarak geçinen bir başka "müşteri"...

İstanbul sokaklarında her zaman karşılaşabileceğiniz, çöp toplayarak geçinen bir başka "müşteri"...
Etiketler:
adil yaşam kriterleri,
küreselleşme,
tüketim çılgınlığı
22 Eylül 2007 Cumartesi
Homer Simpson'ı nasıl bilirsiniz?
Çoğumuz Simpson ailesinin reisini kel, göbekli, obur, birasını yudumlarken televizyon izlemeyi seven, IQ'su normal bir insanın çok altında olan biri olarak biliriz. Bütün dizide arka arkaya çam devirirken izlediğimiz Homer, bazen öyle laflar eder ki, birden bire kahraman ve bilge olarak karşımıza çıkar, ironik duruma düşen Homer'ı o an kalbimize basarız. İşte bir hezeyan anında sarfettiği sorgulama...
Akşam eve geldiğinde para sana sarılır mı? Seni seviyorum der mi?
Akşam eve geldiğinde para sana sarılır mı? Seni seviyorum der mi?
Herkes TV izler. Alper buna isyan eder!
Yaklaşık 5 yıldır düzenli bir şekilde televizyon izlemiyorum. Öncesinde televizyon yayın akışları konusunda uzman biri iken, hayatımızın önemli bir bölümünü karşısında oturarak geçirdiğimizin bilincine varmam biraz geç oldu, biliyorum. Etrafımda öylesine çok televizyon düşkünü var ki, ofiste sabah saatlerinde dönen sohbetler içimi kaldırıyor artık. Ondan uzak kalarak ne kadar doğru bir şey yaptığımı doğruluyorum kendimce.
Bu isyanın insani boyutunu atlamamam gerek tabii. Karşısında zaman geçirirken ne kadar da etkisiz oluyoruz? Uzaktan kumanda için nasıl da birbirimizin kalbini kırıyoruz? Kanaldan kanala atlarken ne kadar da tahammülsüz oluyoruz?
İşin bir de teknolojik yatırım yönü de apayı zaten. Çok da büyük bir bütçe sahibi olmadan çanak antenlerle 2500 televizyon kanalına sahip olabiliyorsunuz. Kimin bu kadar boş zamanı var? 2500 kanalı teker teker geçmek insan ruhuna işkenceden başka ne olabilir ki? TV 'ye ruhunuzu teslim etmeyin. Teknolojik olayım derken insani taraflarınızı da kaybetmeyin lütfen.
TV izlemiyorsan ne yapıyorsun peki? soranlara diyeceğim şey şu: Radyo dinliyorum.
Size nostaljik bir parça...
Bu isyanın insani boyutunu atlamamam gerek tabii. Karşısında zaman geçirirken ne kadar da etkisiz oluyoruz? Uzaktan kumanda için nasıl da birbirimizin kalbini kırıyoruz? Kanaldan kanala atlarken ne kadar da tahammülsüz oluyoruz?
İşin bir de teknolojik yatırım yönü de apayı zaten. Çok da büyük bir bütçe sahibi olmadan çanak antenlerle 2500 televizyon kanalına sahip olabiliyorsunuz. Kimin bu kadar boş zamanı var? 2500 kanalı teker teker geçmek insan ruhuna işkenceden başka ne olabilir ki? TV 'ye ruhunuzu teslim etmeyin. Teknolojik olayım derken insani taraflarınızı da kaybetmeyin lütfen.
TV izlemiyorsan ne yapıyorsun peki? soranlara diyeceğim şey şu: Radyo dinliyorum.
Size nostaljik bir parça...
Masaldan İstanbul çıktı!
Bir kadın gibisin.
Çok seslisin.
Bağırıp çağırırsın durmadan
Kaçmak isterim senden
Peşimden gelir hasretin.
Eline düşenin vay haline.
Bir bakarsın durulmuşsun,
Yapayalnızsın.
Caddelerin bomboş...
Terkedilmişsin gecenin saat dördünde...
Nazlısın.
Kaprisi seversin.
Bir anda cenneti cehennemi yaşatırsın.
Ne diyeyim ki sana İstanbul Hanım,
Ne kadar yaşlansan da,
Güzelsin.
Hoşsun.
Amma cefanı çekene de yüz vermezsin.
Olsun varsın.
Bitmesin gönlümüzde süren sefan,
Dillerde aranan dermanın
İstanbul Hanım
sen çok yaşa!
Etiketler:
ilk aşk,
İstanbul,
şiirsellik
Tabu Absinthe Etkisi

Absinthe enteresan bir içki. Alkol oranı Yüzde 85'e varan türleri var. Aşırı tüketimi sonucunda halüsinasyon görme, bilinç kaybı gibi etkileri var. Van Gogh ve Ernest Hemingway'in yaratıcılık safhasında kullandığı söylenir. Bir keresinde ama sadece bir kere kapağına döküp (1/2 shot) içip tadına bakmıştım. Sonrasında hafif başımın dönmesine ve evin yolunu bulma konusunda zorlanmama neden olmuştu. Bildiğim kadarı ile Türkiye'de satışı yasak. Tadını merak edenler için; Avrupa ülkelerini ziyarete giden arkadaşlarınıza sipariş verebilirsiniz, gümrükte takılabilir düşüncesiyle bizzat Çek Cumhuriyeti'ne giderek test edilebilir.
Etiketler:
dene ve gör stratejisi,
tatlar ve dokular
21 Eylül 2007 Cuma
İçimdeki Nutella Aşkı Bambaşka!

6 yaşındaydım. Haznedar'daki kiralık evde otururken "ALAMANCI" alt komşumuz NUTELLA getirirdi arada sırada. Almanya'daki yakınları gidip geliyordu ve bize de bir kavanoz bırakırlardı. Tabii Almanya'dan gelen her şey "ALAMAN" malı gözüyle bakıyorduk. Halbuki İtalyan FERRERO üretmiş ilk kez... Bakıyorum da, şimdiki tadı ile çocukluğumdaki tadı arasında hiçbir fark yok! Keşke herşey böyle tadında kalabilse...
Ayrıca dünyada Nutella çılgınlığı almış başını gidiyor. İnternette gezindiğiniz zaman Nutella sevenlerle karşılaşabilir, kaynaşabilirsiniz de. İşte bunlardan bir tanesi bu linkte
Etiketler:
Çocukluk nostaljileri,
tatlar ve dokular
Circo Karasho İstanbul'da
Geçen Cumartesi akşamı İstiklal Caddesi'nde bir kalabalık gördüm.
Arkadaşım Erdal ile beraber kalabalığa karışarak izlemeye başladık. Akrobasi ve cambazlık hareketleri sergileyen 3 kişilik bir ekip... Gösteri sonrası yanlarına giderek tebrik ettim kendilerini.
Sicilya'dan gelmişler ve Avrupa'nın dört bir yanında sokak gösterileri yapıyorlarmış. Ekipten Marco ile konuştum. "Ne mutlu size. Çok değerli bir iş yapıyorsunuz." dedim. Akdeniz insanının da sahip olduğu sıcaklıkla olsa gerek, Marco elimi sıkarak başını öne eğdi ve teşekkür etti.
İşte sizlerle paylaşmak istediğim videoları...
Arkadaşım Erdal ile beraber kalabalığa karışarak izlemeye başladık. Akrobasi ve cambazlık hareketleri sergileyen 3 kişilik bir ekip... Gösteri sonrası yanlarına giderek tebrik ettim kendilerini.
Sicilya'dan gelmişler ve Avrupa'nın dört bir yanında sokak gösterileri yapıyorlarmış. Ekipten Marco ile konuştum. "Ne mutlu size. Çok değerli bir iş yapıyorsunuz." dedim. Akdeniz insanının da sahip olduğu sıcaklıkla olsa gerek, Marco elimi sıkarak başını öne eğdi ve teşekkür etti.
İşte sizlerle paylaşmak istediğim videoları...
Etiketler:
dünya bir sahne,
Taksim bir cennet,
tiyatro aşkı
Ceviz Ağacından Mektup Var!
Ben bir ceviz ağacıyım.
Rüzgar saklambaç oynar benimle, çamın dikenleri elim sende...
Derenin şırıltısı hoşgeldin der, suyunu paylaşır susuz kalanlarla.
Biz ki doğa ananın süsü, renk katanı, can vereni...
Canımıza kıyarsanız eğer, soluduğunuz hava daha da kirlenecek.
Çok mu gördünüz? İki şerit daha açmak uğruna arkadaşlarımın canına kıydınız.
Hani neredeler şimdi?
Üzerlerinden piknik yapmaya giden ailelerin arabaları geçiyor.
Lütfen üzülmesinler.
Çocuklarının çocukları gölgemde oyun oynamak nedir bilemeyecekler.
Rüzgar saklambaç oynar benimle, çamın dikenleri elim sende...
Derenin şırıltısı hoşgeldin der, suyunu paylaşır susuz kalanlarla.
Biz ki doğa ananın süsü, renk katanı, can vereni...
Canımıza kıyarsanız eğer, soluduğunuz hava daha da kirlenecek.
Çok mu gördünüz? İki şerit daha açmak uğruna arkadaşlarımın canına kıydınız.
Hani neredeler şimdi?
Üzerlerinden piknik yapmaya giden ailelerin arabaları geçiyor.
Lütfen üzülmesinler.
Çocuklarının çocukları gölgemde oyun oynamak nedir bilemeyecekler.
8 Eylül 2007 Cumartesi
Kafama Takılan Sorular - II
1. Bakımlı bayanlar mı güzeldir? Güzel bayanlar mı bakımlı mıdır? Ya da her ikisi de yanlış mı?
2. Dört çekirdekli bilgisayar işlemcilerinin ardından sırası ile sekiz, onaltı, otuziki işlemciler mi gelecek? Hayatımıza etkileri ne olacak?
3. Sinyal vermeden şerit değiştiren araçların sürücülerine nasıl bir yaptırım uygulanmalı acaba?
2. Dört çekirdekli bilgisayar işlemcilerinin ardından sırası ile sekiz, onaltı, otuziki işlemciler mi gelecek? Hayatımıza etkileri ne olacak?
3. Sinyal vermeden şerit değiştiren araçların sürücülerine nasıl bir yaptırım uygulanmalı acaba?
24 Ağustos 2007 Cuma
Yıl 2047...Gelecekten Haberler...

Yıl 2047...
Hanımlar dokuz aylık hamilelik sürecinden vazgeçerek tüp içinde çocuk sahibi olmaya başlıyorlar. Birtakım bilim adamlarının şiddetle karşı çıktığı ancak giderek moda haline gelen bu yöntem ile acısız anne olma süreci oldukça rağbet görüyor. Annelik dürtüsünü tetikleyen hormonlar artık hap şekline geldiğinden anneler çocuklarına alabildiğine sevgi sunuyorlar.
Artık cinsel birleşme de pek revaçta değil, bireyler hazzın kolay yolunu bulmuşlar, yanlarında beynin elektrik sinyallerini etkileyen bir cihaz taşıyorlar, bu cihazla ister ağlayın ya da gülün, ister yatak odasında hazza ulaşın.
Köy yerleşimleri ortadan kalkmaya yüz tutarak nüfusun % 97 si şehirlerde yaşamakta...İnsan ilişkileri anormal derecede düşük. Aşk, çok uzun bir süredir uzaklarda...Evlilik kurumu yok olmaya yüz tutmuş, aileler artık tek kişilik...
Herkesin cebinde oksijen üreten tüpler var. Temiz hava almak için saatlerce yürümeye gerek kalmıyor böylelikle.
Savaşlar devam ediyor ama tek bir farkla. Doğa Ana ile...Sel ve deprem gibi afetlerle baş etmek, çölleşmiş toprakları tekrar canlandırmak, güneşin yıkıcı etkilerini azaltmak ile uğraşıyor insanoğlu...
Geleceğin mottosu : Hayatını sen kontrol et! Control your life!
Etiketler:
Futuroloji,
gelecekte başımıza gelecekler,
teknoloji ve insan
17 Ağustos 2007 Cuma
Beynimiz Çalışkan mı Tembel mi?
Beyin kimyası eskiden beri beni kendine çeken bir konu. Vücudumuzu etkileyen binlerce hormonlardan biri olan serotonin resmini görüyorsunuz sağda. Bu hormonun fazlası bizleri mutluluktan silindirik yaparken az salgılanması da depresif ve bitkin hallere sevkedebilir. Tabii biz kendi kendimize komut vermiyoruz. Mevsimsel etkiler, çevresel koşullar ve karşılaştığımız ani sevinçler, üzüntüler beden kimyasını dğiştirebiliyor.
İnsanoğlunun yaşadığı ve hissettiği dünyayı ikiye ayırmak gerekir:
1.İÇ DÜNYA
2.DIŞ DÜNYA
Bu iki dünya arasındaki dengeyi sağlamak her yiğidin harcı olmasa gerek. Denge unsurunu oluşturan faktörler bu dünyalarda neler hissettiklerimizle, nasıl algıladığımızla ve de etkilendiğimizle ilişkilidir. Karmaşık gözükse de, üzerinden atlanması işten değildir. Nedir bu unsurlar peki? Aslında kısaca psikolojik hallerimizdir. Denizin altına dalıp rengarenk dünyayı görmenin, dağın tepesinden yamaç paraşütü atlamanın verdiği hazdır.
Her katmandaki insanın yaşayacağı hissedişler, algılamalar farklıdır elbette. Yaşanılan geçmiş, beraber vakit geçirilen insan(cık)lar, bambaşka bir dış dünya çizer.
Beynimizdir bir bakıma kaderimizi çizen, Fiziksel dünyada yer edinmeyi sağlayan, varoluşumuzu sınayan, nereden gelip nereye gideceğimize yön veren... Kullanmayı bilene elbette.
Etiketler:
beyin fonksiyonları,
beyin kimyası,
dünyada yer edinme,
vücut kimyası
12 Ağustos 2007 Pazar
Teknolojinin kölesi miyiz yoksa canavarı mıyız?
Bilgisayarla tanışmam seksenli yılların ortasına rastlar. Uzay Yolu, Galactica ve Kara Şimşek gibi televizyon dizilerini kaçırmayan biri olarak bilim, teknoloji ve bilişim dünyasını tanımaya başladığım zamanlardı.
İletişime geçmeye çalıştığım ilk bilgisayarın (MSX SVI) komut satırına şunları yazmıştım:
c:> Merhaba Nasılsın
c:> Syntax Error
Karşılaştığım ilk hata SYNTAX ERROR yani sözdizimi hatasını almıştım. Ne demekti bu? Michael Knight arabasına komut vererek istediğini yaptırabiliyordu. Halbuki "Ben iyiyim." demesini bekliyordum ama anlamıştım. Halden, tavırdan anlamayan duygusuz varlık olarak niteledim o günden itibaren.
Moralim bozulmadı tabii. Bilgisayar sevdam bununla bitmedi. Tam gaz devam ederek Commodore 64 sahibi oldum. Dönemin efsane cihazı bir klavye, tape, TV bağlantısını sağlayan kablosu, adaptör ve joystick'ten oluşuyordu. TV bir tane olduğu için evde kimse olmaması gerekiyordu. Tam bir şenlik havasında C64 kutusundan çıkartarak itina ile kuruluşu yapardım, saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan oyun oynardım, basit programlar yazılarak ekranda uçan balon çıkması sağlanırdı. Bu arada aynı dönemde karşılaştığım ilk oyun konsolu ATARI XL unutmamalıyım.
Merak etmeyin, sizi geçmişte fazla bırakmayacağım. Biraz günümüzden bahsedeyim. Teknoloji gelişimine baktığım an şunları görüyorum: Peer to peer networkler sayesinde dosya transferleri, ev telefonu yerine MSN, ICQ ve Skype gibi yeni iletişim araçları, sokakta yürürken dünyanın öbür ucu ile konuşabileceğiniz mobil cihazları, Myspace, Lovehappens, Hi5 gibi dostluk siteleri, Flickr, Picasaweb gibi foto paylaşım platformları.. Lafı uzatmayayım fazla. Nerden nereye geldiğimizin basit birer göstergeleri...
Bir C64'e sahip olmakla bir taşınabilir bilgisayara sahip olmanın arasında algılanması oldukça vakit alacak bir değişimi gözler önüne seriyor. İşte biz neresinde olacağız bu değişimin?
Bizler teknolojik hizmetlerin ve ürünlerin çoğu zaman işlevini değerlendirmeye alırız. Tabii şu an çoğu kimse (bedava verseler!) bir C64 sahibi olmak istemez. Merak etmeyin, bundan yirmi yıl sonra kullandığımız epeyce ürün demode olacak ya da şekil değişterecek. Şu an edinmeye çalıştığınız en popüler ürünler cep telefonu, dizüstü bilgisayar, mp3 player...
Örnek vermek gerekirse, Türkiye cep telefonu pazarı müthiş hareketli. Neredeyse yılda bir kez mobil cihazımızı değiştirme eğilimindeyiz. Bu da cep telefonu üreticilerinin iştahını kabartan bir durum. Öte yandan anında mesajlaşma sayesinde artık birbirimizin mimiklerini unutup hiç tanımadığımız kişilerin özgürce yalanlarını okuyoruz. (Atış serbest!) Teknoloji maliyetini göze alarak yatırım yapmak gerekiyor bir de, geçenlerde dizüstü bilgisayarım için aldığım memory piyasada en yeni ve daha hızlı işlem yapan memorylerden daha pahalı idi. Bu da işin ironik tarafı...Teknoloji sizi bir yerde cezalandırıyor. Ya sistemini güncelle ya da maliyetine katlan.
Sözün özü şudur ki, bize sunulan teknolojinin hem kölesi hem de canavarıyız. Kölesiyiz çünkü vazgeçtiğimiz aslında sıcak bir dost muhabbeti... Canavarıyız çünkü bilinçsizce tüketiyoruz. Ama farkında mıyız? İşte o ayrı bir konu...
Etiketler:
1980'ler,
2000'ler,
teknoloji ve insan,
teknolojinin etkileri
20 Temmuz 2007 Cuma
Tiyatro Diyalektiği

Üç yıldır amatör tiyatro ile uğraşıyorum. Tiyatroda hayatımın en dolu dakikalarını yaşadım ve yaşamaya, akıtmadığım teri tiyatro sahnesinde dökmeye niyetliyim. Nedir bu tiyatro ile alışverişim? Anlatayım...
Nedendir bilinmez, büyüler insanı, bir kere tadını alan bırakamaz. Seyirci koltuğunda oyun izlemeye benzemez tiyatro aşkı. Tiyatro, içinde olanları, gözlem yapmaya, gözlemlerden sonuç çıkarmaya, tavır ve davranışların kökenine inmeye zorlar. Hayattaki manzaralara kimi zaman gülebilmeyi, kimi zaman ağlamayı öğretir. Hislendirir, temizler, paklar. Oyuncu olarak araştırmaya iter insanı. Rolünün hikayesini, kılık kıyafetini, konuştuğu dili, bakış açısını repliklerden çıkartmaya sevkeder. Bilinç geliştirir. Farkındalık kazandırır. Neyi nasıl ne zaman yapacağını öğretir. Hayal dünyasının açılmamış pencerelerinden baktırır.
Sahnede kaldırımda yürür gibi yürünmez. Kuralları vardır. Sadece ezberlemek yetmez, karşındaki dinleyip ona göre repliklerini dillendirmek gerekir. Sahneye ve seyirciye küsülmez. Alkış sesi cesaret ve heyecan verir. Bütün disiplinlerle ilişkilidir. Oyuncu kimyasını, sahne coğrafyasını, ışığın kırılmasını, notalarla ilişkili olman gerektiğini öğretir, resim, estetik ve de az biraz elektrik bilgisi gerektirir.
Öyle bırakıp gidilmez, mutlaka geri dönmek vardır sözlükte. Tiyatro seni çağırır, sen ondan ayrılsan bile...
Etiketler:
diyalektik,
oyunculuk,
replik,
sahne,
tiyatro,
tiyatro aşkı
14 Temmuz 2007 Cumartesi
Birleşik Yaşam Değişkenleri
İkiye ayrılır:
Sayısal Yaşam Değişkenleri - İlk Yirmi
1. 444 ile başlayan bankaların müşteri hizmetlerini aradığınızda kredi kartı ya da müşteri numaranız
2. Vergi dairesinde işlem yaparken vergi numaranız
3. Belediye’den hizmet alırken vatandaşlık numaranız
4. Doğum tarihiz yani yaşınız
5. Kemik yaşınız
6. Zeka yaşınız
7. Cep telefonu numaranız
8. Dijital fotograf makinenizin kaç megapiksel olduğu ve yakınlaştırma/uzaklaştırma birimi
9. Ayda ne kadar kazandığınız
10.Kaç metreden toprağa baktığınız
11.Dünyada kaç kilo çektiğiniz
12.PC 'nizin veri depolama kapasitesi
13.Kaç adet MP3'e sahip olduğunuz
14.ÖSS, KPDS, KPSS, TOEFL, IELTS ve GRE sınav sonuçları
15.Kaç tane "gerçek" dostunuzun olduğu
16.Kaç yıl sonra emekli olacağınız
17.Kaç çocuğunuz olduğu/olacağı
18.Güneşe karşı kaç faktör krem kullandığınız
19.Kaç metrekarelik bir evde yaşadığınız.
20.Trafikte geçen saatler ve sinir katsayınız
Sözel Yaşam Değişkenleri - İlk Yirmi
1. Adınız soyadınız yani kim olduğunuz
2. Mezun olduğunuz okullar,
3. Kimlere aşık olduğunuz,
4. Hangi semtte oturduğunuz,
5. Kullandığınız otomobilin markası, modeli ve işlevleri
6. Cep telefonunuzun markası ve becerileri
7. Çocukluk ve tatil anılarınız
8. En sevdiğiniz şarkıların sözleri
9. Sevgiliye söylenecek aşk dizeleri
10.Duygusal yoğunluğunuz
11.ÖSS, KPDS, KPSS, TOEFL, IELTS ve GRE sınav sonucunun etkileri
12.En sevdiğiniz aşk, korku, dram ve macera filmleri
13.En sevdiğiniz yazarlar, şairler
14."Gerçek" dostlarınızın değerini bilmeniz
15.Emekli olunca ne yapacağınız/yaptığınız
16.Çocuğunuza nasıl bir gelecek hazırladığınız
17.Ne kadar bronz bir tene sahip olduğunuz
18.İnsanları güldürme ya da ağlatma beceriniz.
19.Nasıl bir hayal dünyasında yaşadığınız
20.Doğaya sahip çıkmak için nasıl bir yol izlediğiniz
Sayısal Yaşam Değişkenleri - İlk Yirmi
1. 444 ile başlayan bankaların müşteri hizmetlerini aradığınızda kredi kartı ya da müşteri numaranız
2. Vergi dairesinde işlem yaparken vergi numaranız
3. Belediye’den hizmet alırken vatandaşlık numaranız
4. Doğum tarihiz yani yaşınız
5. Kemik yaşınız
6. Zeka yaşınız
7. Cep telefonu numaranız
8. Dijital fotograf makinenizin kaç megapiksel olduğu ve yakınlaştırma/uzaklaştırma birimi
9. Ayda ne kadar kazandığınız
10.Kaç metreden toprağa baktığınız
11.Dünyada kaç kilo çektiğiniz
12.PC 'nizin veri depolama kapasitesi
13.Kaç adet MP3'e sahip olduğunuz
14.ÖSS, KPDS, KPSS, TOEFL, IELTS ve GRE sınav sonuçları
15.Kaç tane "gerçek" dostunuzun olduğu
16.Kaç yıl sonra emekli olacağınız
17.Kaç çocuğunuz olduğu/olacağı
18.Güneşe karşı kaç faktör krem kullandığınız
19.Kaç metrekarelik bir evde yaşadığınız.
20.Trafikte geçen saatler ve sinir katsayınız
Sözel Yaşam Değişkenleri - İlk Yirmi
1. Adınız soyadınız yani kim olduğunuz
2. Mezun olduğunuz okullar,
3. Kimlere aşık olduğunuz,
4. Hangi semtte oturduğunuz,
5. Kullandığınız otomobilin markası, modeli ve işlevleri
6. Cep telefonunuzun markası ve becerileri
7. Çocukluk ve tatil anılarınız
8. En sevdiğiniz şarkıların sözleri
9. Sevgiliye söylenecek aşk dizeleri
10.Duygusal yoğunluğunuz
11.ÖSS, KPDS, KPSS, TOEFL, IELTS ve GRE sınav sonucunun etkileri
12.En sevdiğiniz aşk, korku, dram ve macera filmleri
13.En sevdiğiniz yazarlar, şairler
14."Gerçek" dostlarınızın değerini bilmeniz
15.Emekli olunca ne yapacağınız/yaptığınız
16.Çocuğunuza nasıl bir gelecek hazırladığınız
17.Ne kadar bronz bir tene sahip olduğunuz
18.İnsanları güldürme ya da ağlatma beceriniz.
19.Nasıl bir hayal dünyasında yaşadığınız
20.Doğaya sahip çıkmak için nasıl bir yol izlediğiniz
Etiketler:
yaşamsal girdiler çıktılar
11 Temmuz 2007 Çarşamba
Özel Bir Hikaye
Çarşamba Saat 01:48
Komodinin üzerinde duran şeye dikkatle baktı. Kullanıp kullanmamak arasında bir an tereddüt etti. Halbuki en sık kullandığı nesneydi. Gözlerini kapattı ve sabahı beklemeye başladı. Yapayalnızdı ama...
Çarşamba Saat 05:13
Banyodan gelen sifon sesiyle yatağından irkildi. Evde yalnız olduğunu biliyordu. Banyo lambasının koridora vuran ışığını takip ederek kapısını araladı. Kapının dibinden içeriye baktı. Klozet kapağının üzerinde bornozlu bir kadın oturuyordu. 20 li yaşlarının sonlarına yaklaşmış, esmer, vücut hatları yerinde bir hatundu. Adam,
-Ne işin var banyomda ?
-Sen ne diyosun be ?
-Asıl sen ne yapıyosun burda evimde, banyomda ?
-Oyun oynayacak vaktim yok! Tamam mı? Bana telefon ettin. Gelmemi Söyledin ve de sen beni içeri aldın gerizekalı...
Adam bir an afalladı. Bu hatunu hayatında ilk defa görüyordu.
-Hey laflarına dikkat et. Ben kimseye telefon etmedim. Telefonum bile yok.
Kadın ayağa kalktı. Yatak odasına geçti. Giyinmeye başladı.
-Uyuyordum. Birden bacaklarımdan aşağıya doğru sıcak bir elin indiğini farkettim ve ayaklarımı öpmeye başladın. İşte o an kendinden geçtin.
Adam bunları yaptığına karşısındaki kadının anlattıklarına inanası gelmiyordu.
Çarşamba saat 01:49
Karar vermesi 1 dakika sürdü. Uçmaya hazırdı o gece. Her ne kadar yalnız olsa da keyfini çıkaracaktı. Eline bir parça sarımlık kağıt aldı. Birinci kalite Kolombiya tütününden “sağlam” bir mal hazırladı. Titizce sardıktan sonra çakmağını ateşledi ve derin bir nefes almasıyla kendinden geçmesi bir oldu.
Sabah 07:27 de saatinin alarmı çaldığında kalktı, karanlık odasına göz gezdirdi. Bir kadın kokusu duymak istedi ama yatağı boştu. Mutfağa ilerledi. Kettle'ın fişini taktı. Suyun ısınmasını beklerken bir sigara yaktı. Yaşadıklarının bir illüzyon olduğunu boğaza bakan balkonundan dışarı seyrederken sabah koşusuna çıkmış bir kadın gördüğünde farketti. Bir daha “onu” almamaya yemin etti kendisine.
Komodinin üzerinde duran şeye dikkatle baktı. Kullanıp kullanmamak arasında bir an tereddüt etti. Halbuki en sık kullandığı nesneydi. Gözlerini kapattı ve sabahı beklemeye başladı. Yapayalnızdı ama...
Çarşamba Saat 05:13
Banyodan gelen sifon sesiyle yatağından irkildi. Evde yalnız olduğunu biliyordu. Banyo lambasının koridora vuran ışığını takip ederek kapısını araladı. Kapının dibinden içeriye baktı. Klozet kapağının üzerinde bornozlu bir kadın oturuyordu. 20 li yaşlarının sonlarına yaklaşmış, esmer, vücut hatları yerinde bir hatundu. Adam,
-Ne işin var banyomda ?
-Sen ne diyosun be ?
-Asıl sen ne yapıyosun burda evimde, banyomda ?
-Oyun oynayacak vaktim yok! Tamam mı? Bana telefon ettin. Gelmemi Söyledin ve de sen beni içeri aldın gerizekalı...
Adam bir an afalladı. Bu hatunu hayatında ilk defa görüyordu.
-Hey laflarına dikkat et. Ben kimseye telefon etmedim. Telefonum bile yok.
Kadın ayağa kalktı. Yatak odasına geçti. Giyinmeye başladı.
-Uyuyordum. Birden bacaklarımdan aşağıya doğru sıcak bir elin indiğini farkettim ve ayaklarımı öpmeye başladın. İşte o an kendinden geçtin.
Adam bunları yaptığına karşısındaki kadının anlattıklarına inanası gelmiyordu.
Çarşamba saat 01:49
Karar vermesi 1 dakika sürdü. Uçmaya hazırdı o gece. Her ne kadar yalnız olsa da keyfini çıkaracaktı. Eline bir parça sarımlık kağıt aldı. Birinci kalite Kolombiya tütününden “sağlam” bir mal hazırladı. Titizce sardıktan sonra çakmağını ateşledi ve derin bir nefes almasıyla kendinden geçmesi bir oldu.
Sabah 07:27 de saatinin alarmı çaldığında kalktı, karanlık odasına göz gezdirdi. Bir kadın kokusu duymak istedi ama yatağı boştu. Mutfağa ilerledi. Kettle'ın fişini taktı. Suyun ısınmasını beklerken bir sigara yaktı. Yaşadıklarının bir illüzyon olduğunu boğaza bakan balkonundan dışarı seyrederken sabah koşusuna çıkmış bir kadın gördüğünde farketti. Bir daha “onu” almamaya yemin etti kendisine.
Etiketler:
Boğaziçi,
Esmer bir hatun,
İstanbul,
Sanrı,
Yalnızlık
9 Temmuz 2007 Pazartesi
Alper'in beyni dile geliyor!
Kulağına takılan müziğin tınıları ılık bir yaz gününde tuhaf etki bırakıyor üstünde. Neden acaba? Az evvel açtığın radyonun istasyonlarında rasgele dolaşırken Sting’in “field of golds”’un enstrümantal versiyonu sarsıyor beni. Uyuşuk halimden kurtulup şunlar aklıma geliveriyor..
Doğa beni çağırıyor.
Felaket habercisi
Tırnak katili
Nail Killer
Disaster journal
Nature is calling me.
İlk aklıma gelenler bunlar değil tabii olarak... Teknolojinin uyuşukluğunu üstümde taşıyan birisi olarak... Teknolojiyi seviyorum ama onsuz da yapamıyorum. Yatağım, aynı zamanda çalışma masam... diz üstü bilgisayar gibi gidebileceğim her yer aslında kişisel ofisim. Kişisel sermayem.. Dünyamızı küçülttüğü, mesafeleri kısalttığı için... ama bir de kısıtlar var elbette. elektriğin olmadığı bir yerde, diz üstü bilgisayarını nasıl çalıştıracaksın? Örneğin Ağrı Dağı’nın 1300. metresinde elektriği nasıl elde edebilirsin? Akü ya da pil diyeceksin. Diyelim ki, bunlar da yok ve aklına zekice bir fikir geldi. Avuçiçi bilgisayarını çıkartıp bunun ses kaydedici özelliğini kullanmak istiyorsun. Kağıt kalem ne güne duruyor kardeşim? Al notunu... paylaş insanlarla. Teknolojiyi kullan ama kölesi olma.
Ben şahsen kağıt kalem kullanmayı seven biri değilim. Aslında ben bir robotum. Herşeyi kaydeden... sesleri, görüntüleri saklayan bir robot. Yoo dalga geçiyorsun diyeceksin bana. Ama öyleyim. Ben insan değilim ki, sevişemem. yemek yiyemem. Denize giremem. Ama bana sor ki, 1997 mart ayında çıktığın kızı, 2001 ‘de attan düşüp gözünü hastanede açtığın günü...7 yaşında okula giderken saatçi dükkanının vitrinine burnunu dayayıp, satın almak için çıldırdığın siyah kayışlı CASIO dijital saati (Umut)...8 yaşında doğum gününde hediye edilen metal kayışlı CASIO dijital saati (Hayal kırıklığı)...kullandığın antidepresanların etkisini...ilk kez yaktığın Camel’in tok nikotinin tadını...yatak üstünde değil de, yatak altındaki evcilik oyunları...vs vs vs..
Evet işte o benim. Ben senin hafızanım. Ben senin hayalinin gerçek izdüşümü. Ben senin geçmişin, geleceğin...ne kadar iyi kullanırsan, o kadar verimliyim. Ne kadar hoyrat kullanırsan, başına o kadar bela olurum. Beni yöneten sensin. Bana komutlar veren... oraya git ve o kızla konuş diyen. Yemeğin tadını beğenmedim diyen. Kısacası ben BEYNİNİM. Senin dediklerini yaparım. Yaz dersin, yazarım. Konuş dersin konuşurum. Algıladığın dünyayla seni buluşturan benim. BEYNİN...
Sen ne mükemmel, ne şahane bir organsın dediğini duyar gibi oluyorum. İşin ironik tarafı, beni körelten de yücelten de sensin. Belki farkında değilsin bunun. Ta ki, bugüne kadar.. ne çabuk unutuyorsun tüm olanları. Duygularının kölesi olarak yaşarken birden uyanıyorsun ve de patronun duygularının değil de, bir bütün olarak sen olduğunu keşfediyorsun. İçinin farkında olmak, en az dışarıda neler olup bittiğini öğrenmek kadar müthiş bir keşif, değil mi? Özel olan ise, bunu senin bulman, senin keşfetmen.
Şimdi bundan sonra yapman gerekenler... ben bir robotum. Öyleyse programla beni. Ben de senin için düşüneyim. Varlığımın nedeni ortaya çıksın. Bir robottan farkım detaylı düşünebilmem, çözümler üretmem ve de bunları uygulanabilir hale getirmektir. Beni sakatlayan şeylerden uzak dur. Mesela olumsuz düşünen insanlardan, yani güneşli bir havayı kara bulutlarla çeviren, bardağın dolu tarafını değil de, boş tarafını gören insanlardan bahsediyorum. Onlar için yapabileceğim en iyi aksiyon ise, onları yoldan çıkaran aslında basit ve küçük düşünceleri olduğunu göstermektir. Misyonumuz bu olmalı. Olumlu tarafımızla insanları yönlendirmek.
Yaşadığım çevreye bir bakıver. Hergün beni etkileyen bir ton olayla, resimle, sesle karşılaşıyorum. Beton kırıcının sinir bozucu sesi, radyoda yüreğini parçalayan Sting’in bir parçası ya da benden sana ulaşan güneşli bir havada Mudanya’da çekilmiş siyah beyaz bir fotograf. Gördüğün gibi etki altında kalabileceğim birçok vaka var etrafımda. Aslında bir nevi gardiyanımsın sen benim. Olayları filtreyebilen bir yapın olmalı ki, daha güçlü olarak çıkabilmeliyim ortaya ve baş edebilmeliyim senin adına. Bu yüzden ziyaretçilerimi dikkatli seçmelisin.
Ve de haykır olanca gücünle. Bütün coşkunla, bütün sevincinle, bütün heyecanınla...ta ki sesin duyulana, için temizlenene kadar..Tüm bunlar benden sana hediye. Artık biliyorsun ki, içinde gizli bir dostun ve gizli bir düşmanın var. Adımlarına dikkat et. Arkandan ben de geliyorum çünkü.
Biliyorum birçok kavramla ve de izmlerle bağlantı halindesin. Sonsuz işleme kapasitem yok ama zorla beni. Ayakta durabilmem için işlenmemiş cevhere ihtiyacım var. Şimdi ayağa kalk ve silkile kendini. Nelere sahip olduğunu düşün. Bak nereden nereye geldin? Uyuşuk bir halde bir 2 saatini daha harcayacaktın? En azından içine kulak verdin.
Bol şanslar ve bana iyi bak!
Etiketler:
beyin oyunları,
beyin salatası,
flashback,
hafıza,
teknoloji ve insan
7 Temmuz 2007 Cumartesi
Noel Baba'yı Beklerken

Acaba bu sene Noel Baba geyikleriyle gökyüzünde görünecek mi?

Uykum da geldi zaten...
Ben en iyisi uyuyayım...
Etiketler:
Geyikler,
Godot'yu Beklerken,
Noel Baba'yı Beklerken,
Santa Claus,
Yılbaşı
4 Temmuz 2007 Çarşamba
real inside!
Teatral konsept vardır: Üç Birlik Kuralı...
1.Zaman : Çarşamba Gece 02:34
2.Mekan : Yatak odası
3.Konu : Derin uykuyu bölen şiddetli öksürük
Ecelimin geldiğini sanarak uyanıyorum. Sanki bir hesaplaşmanın ortasındayım. Gözümden yaşlar geliyor. Koşarak mutfağa ulaşiyorum. Ocağı yakarak sütü ısıtıyorum. içine bal koyup karıştırıyorum.
Ertesi gün doktora gittiğimde bana uyku testinden tut da, mide aktivitesinin boğazda yaratacağı etkiden bahsediyor. Horlama var mı diye soruyor. Hayatımda ilk defa bu şekilde uyandığımı söylüyorum. Doktor biraz şüpheli tavırlar sergiliyor ve triplere giriyorum birden. Acaba nasıl söylesem der gibi bakıyor. Bozuntuya vermiyorum. Alerji hapı, öksürük şurubu, boğaz gargarası ve de ağrı kesici veriyor...Neyse ki, ilaçlar işe yarıyor, öksürük kesiliyor.
Bu başıma gelen rahatsızlık bile, aklıma şunu getiriyor. Bedenim bana "Eee gezerken tozarken iyiydik de, ne oldu şimdi hesap ver bakalım!" der gibiydi. Sanki işaret fişeği yakmış gibiydi.
Etrafımda çoluk cocuga karışmış, yeni bir yaşam düzenini benimsemiş yaşıtlarım "benden geçti artık" edaları ile dolaşıyor. Prensipler o kadar sert ki, "Ben hanıma bir sorayım, ben seni ararım" şeklinde cevap vermeler...ortak plan yaparken zorlanmalar...Bak hele ne çabuk da pes edilmiş, alışkanlıklar değişmiş. Aniden kendimi şanslı hissediyorum. "Acaba çok mu özgürüm de bir taraflarıma mı batıyor" diye soru işareti uyanıyor.
Özel günlerin de anlamı yitiyor mu ne? Evli olsan, evlilik yıldönümü, çocukların olsa, onların doğum günü özelleşiverir birden. şimdilerde, yaştan mıdır ya da umursamazlıktan mıdır nedir pek bilinmez, yaş dönümleri ben de pek bir heyecan uyandırmıyor. Yaş ilerledikçe kendi kendime daha iyi bir rehber olduğuma inanmaya başladım. Bu belki de bir illüzyon. Eskiden oturup yaş günü partisine kimleri çağırsam acaba diye düşlerdim.
Ama insanlar meşgul..
- hafta içi olmaz haftasonu olsun.
Dert olur
- doğumgünü pastası neli olsun?
- meyveli olsun.
- Ama o çikolatalı sever.
Husumet başlar.
- kimler gelecek..o varsa ben gelmeyeyim!
Bu da nerden çıktı?
- ben senin hediyeni kuryeye verdim. Sürpriz ama soylemem!!!
Bunlar bir yana, otuzlu yaşlarda çok farklı perspektiflere kayıyor insan. daha seçici oluyor. kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğunu kavrıyor ve benlik oturuyor. Kısacası "boyunun ölçüsünü" alıyor. Şahsen şüpheci ve sorgulayıcı tarafımı daha erken keşfetseydim, daha iyi bir filozof olabilirdim. Yirmili yaşların başında derdim değildi. Ama şu an artık daha fazla önemsiyorum proses etmeyi, bunun için daha fazla efor sarfetmeyi.
Doğrudur yaşamın otuzlarda daha düzgün zeminde daha rutin, daha stabil aktığı...Yeni maceralara atılmak, yeni tatlar dururken nedense işkence edilir benliğe. dünya zevklerinden kaçmak, kendini ateşten almak, ne oluyoruz yahu...Halbuki yaşam aynı yaşam...Bu kadar rutin ve de stabil kılan kendi bilincimiz...
Öyleyse hemen, şimdi, şu an, diyorum ki,
"Yaşam otuzunda başlar, keyfini çıkar"Yaşasın Otuzlar ve devam eden yaşlar...
1.Zaman : Çarşamba Gece 02:34
2.Mekan : Yatak odası
3.Konu : Derin uykuyu bölen şiddetli öksürük
Ecelimin geldiğini sanarak uyanıyorum. Sanki bir hesaplaşmanın ortasındayım. Gözümden yaşlar geliyor. Koşarak mutfağa ulaşiyorum. Ocağı yakarak sütü ısıtıyorum. içine bal koyup karıştırıyorum.
Ertesi gün doktora gittiğimde bana uyku testinden tut da, mide aktivitesinin boğazda yaratacağı etkiden bahsediyor. Horlama var mı diye soruyor. Hayatımda ilk defa bu şekilde uyandığımı söylüyorum. Doktor biraz şüpheli tavırlar sergiliyor ve triplere giriyorum birden. Acaba nasıl söylesem der gibi bakıyor. Bozuntuya vermiyorum. Alerji hapı, öksürük şurubu, boğaz gargarası ve de ağrı kesici veriyor...Neyse ki, ilaçlar işe yarıyor, öksürük kesiliyor.
Bu başıma gelen rahatsızlık bile, aklıma şunu getiriyor. Bedenim bana "Eee gezerken tozarken iyiydik de, ne oldu şimdi hesap ver bakalım!" der gibiydi. Sanki işaret fişeği yakmış gibiydi.
Etrafımda çoluk cocuga karışmış, yeni bir yaşam düzenini benimsemiş yaşıtlarım "benden geçti artık" edaları ile dolaşıyor. Prensipler o kadar sert ki, "Ben hanıma bir sorayım, ben seni ararım" şeklinde cevap vermeler...ortak plan yaparken zorlanmalar...Bak hele ne çabuk da pes edilmiş, alışkanlıklar değişmiş. Aniden kendimi şanslı hissediyorum. "Acaba çok mu özgürüm de bir taraflarıma mı batıyor" diye soru işareti uyanıyor.
Özel günlerin de anlamı yitiyor mu ne? Evli olsan, evlilik yıldönümü, çocukların olsa, onların doğum günü özelleşiverir birden. şimdilerde, yaştan mıdır ya da umursamazlıktan mıdır nedir pek bilinmez, yaş dönümleri ben de pek bir heyecan uyandırmıyor. Yaş ilerledikçe kendi kendime daha iyi bir rehber olduğuma inanmaya başladım. Bu belki de bir illüzyon. Eskiden oturup yaş günü partisine kimleri çağırsam acaba diye düşlerdim.
Ama insanlar meşgul..
- hafta içi olmaz haftasonu olsun.
Dert olur
- doğumgünü pastası neli olsun?
- meyveli olsun.
- Ama o çikolatalı sever.
Husumet başlar.
- kimler gelecek..o varsa ben gelmeyeyim!
Bu da nerden çıktı?
- ben senin hediyeni kuryeye verdim. Sürpriz ama soylemem!!!
Bunlar bir yana, otuzlu yaşlarda çok farklı perspektiflere kayıyor insan. daha seçici oluyor. kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğunu kavrıyor ve benlik oturuyor. Kısacası "boyunun ölçüsünü" alıyor. Şahsen şüpheci ve sorgulayıcı tarafımı daha erken keşfetseydim, daha iyi bir filozof olabilirdim. Yirmili yaşların başında derdim değildi. Ama şu an artık daha fazla önemsiyorum proses etmeyi, bunun için daha fazla efor sarfetmeyi.
Doğrudur yaşamın otuzlarda daha düzgün zeminde daha rutin, daha stabil aktığı...Yeni maceralara atılmak, yeni tatlar dururken nedense işkence edilir benliğe. dünya zevklerinden kaçmak, kendini ateşten almak, ne oluyoruz yahu...Halbuki yaşam aynı yaşam...Bu kadar rutin ve de stabil kılan kendi bilincimiz...
Öyleyse hemen, şimdi, şu an, diyorum ki,
"Yaşam otuzunda başlar, keyfini çıkar"Yaşasın Otuzlar ve devam eden yaşlar...
Etiketler:
doğumgünü partileri,
felsefe,
iç ses,
ilaç,
otuzlu yaşlar,
psikoloji,
üç birlik kuralı,
vicdan muhasebesi
3 Temmuz 2007 Salı
Kafama takılan sorunlar
Değer verdiğin ya da önemsediğin karizman herkesi etkilemeyebilir. Bu yüzden şunu soruyorum kendime:
Karizman kimleri etkiler, yolda bırakır ya da etkilemez ? kimlerin yanından teğet geçer?
Narsist söylemler bir insanı ne kadar yüceltebilir?
Maneviyata değer vermek ne kadar önemli?
Beslediğin duyguları, yatırımını yaptığın sevgini sunduğunda uçurumdan aşağı yuvarlanması yıkıcı değil midir? Sürüklenen sen de olmayasın sakın?
Karizman kimleri etkiler, yolda bırakır ya da etkilemez ? kimlerin yanından teğet geçer?
Narsist söylemler bir insanı ne kadar yüceltebilir?
Maneviyata değer vermek ne kadar önemli?
Beslediğin duyguları, yatırımını yaptığın sevgini sunduğunda uçurumdan aşağı yuvarlanması yıkıcı değil midir? Sürüklenen sen de olmayasın sakın?
Etiketler:
aşk,
iç ses,
ilişkiler,
karizma,
psikoloji,
realper'in cevap aradığı sorular,
vicdan muhasebesi
Aşkta suçlu kim?
Hayatın hayvanat bahçesinden farksızdır… horozlar, keçiler, kurtlar kuzular..
Kendini tek başına devler ülkesinde mahkemede yargılanıyor olduğunu hayal et… kendilerini büyük görenler arasında … bütün parmaklar sana yönelerek “suçlu sensin. Suçlu bu cüce adam.” sesleri kulaklarının içinde dolaşır. Birden daha da ufalarak nokta halini alırsın ve …
Hikayen orada biter…
Etiketler:
aşk,
hayvanat bahçesi,
ilişkiler,
vicdan muhasebesi
2 Temmuz 2007 Pazartesi
Otuzlu yaşlar
Otuzlu yaşlarına adım atmış, kırklı yaşlara merhaba diyen epeyce yakınım, dostum var. Kendi penceremden nasıl görünüyor onların hayatı. Bir kontrol edelim...Uzun süredir tanıdığımdan, doğal olarak şimdiki dertleri ile 15 yıl önceki dertleri arasında niteliksel olarak oldukça farklar var. Bir zamanlar dertleri yetişkin olup hayata atılmak, özgürleşip kanatlanacaklarını düşlemekti kimisine göre, belki de hep genç kalıp hiç yaşlanmayacaklarını sanmaktı. Bir gün aynaya bakıp "Acaba estetiğe ihtiyacım var mı ?" yerine "mutlu olmak için neler yapıyorum?" sorusunu sorsalar, bulundukları konumu sağlamlaştırırlar.
Otuzlu yaşlarda olmak, bilinçlenmek, farkında olmak, ayaklarını yere daha sağlam basmak, duygularını kontrol altına tutabilmek anlamına geliyor benim için. "Yaşlanıyoruz be Alperim" diyenlere kızıyorum. Daha otuzlu yaşlarının başında iç enerjilerini kaybetmiş, kendini hayatın akışına bırakmış olan otuzlu yaştakilere şunu önerebilirim naçizane...
1. Çok zor olmayan cevapları siz de saklı olan sorular sorun kendinize Eski günlerinizi hatırlayarak (oturup ağlamadan) daha iyisini nasıl yapabilirim diye sorun kendinize.
2. Yeni dostlar edinin. Derneklere, hayır kurumlarına adayın kendinizi.
3. Doğa için birşeyler yapın. Su ve elektrik tasarrufu yapın.
4. Yıllardır aramadığınız eski dostlarınızı arayın.
5. Kıçım başım ağrıyor diyip doktora gitmeyin hemen.
6. Özellikle büyük şehirde yaşayanlar, (hadi ne duruyorsunuz?)sevdiklerinizle hafta sonları şehir dışına kaçın.
7. Yeni nesille çatışın ama dertlerine de kulak verin.
8. "Benden geçti artık" deyip de yaşamın kıyısında durmaktansa, yeni topraklara adım atın.
9. Keşfedilmeyi bekleyen yeni tatlar arayın.
10. Son olarak (şimdilik) çizgi film izleyin. Mesela; Shrek serisi. Benim favorim hala Tom ve Jerry, Disney karakterleri...
Merak etmeyin. Kozmetik, kimya ve ilaç endüstrileri bizlere çalışıyor. Dökülen saçlara, kırışan ciltlere, sarkan vücudumuza ve de yatak odasındaki mutluluğumuza bulunmuş çareler var.
Yaşamın her yeni günde yeniden basladığını hissedin.
Otuzlu yaşlarda olmak, bilinçlenmek, farkında olmak, ayaklarını yere daha sağlam basmak, duygularını kontrol altına tutabilmek anlamına geliyor benim için. "Yaşlanıyoruz be Alperim" diyenlere kızıyorum. Daha otuzlu yaşlarının başında iç enerjilerini kaybetmiş, kendini hayatın akışına bırakmış olan otuzlu yaştakilere şunu önerebilirim naçizane...
1. Çok zor olmayan cevapları siz de saklı olan sorular sorun kendinize Eski günlerinizi hatırlayarak (oturup ağlamadan) daha iyisini nasıl yapabilirim diye sorun kendinize.
2. Yeni dostlar edinin. Derneklere, hayır kurumlarına adayın kendinizi.
3. Doğa için birşeyler yapın. Su ve elektrik tasarrufu yapın.
4. Yıllardır aramadığınız eski dostlarınızı arayın.
5. Kıçım başım ağrıyor diyip doktora gitmeyin hemen.
6. Özellikle büyük şehirde yaşayanlar, (hadi ne duruyorsunuz?)sevdiklerinizle hafta sonları şehir dışına kaçın.
7. Yeni nesille çatışın ama dertlerine de kulak verin.
8. "Benden geçti artık" deyip de yaşamın kıyısında durmaktansa, yeni topraklara adım atın.
9. Keşfedilmeyi bekleyen yeni tatlar arayın.
10. Son olarak (şimdilik) çizgi film izleyin. Mesela; Shrek serisi. Benim favorim hala Tom ve Jerry, Disney karakterleri...
Merak etmeyin. Kozmetik, kimya ve ilaç endüstrileri bizlere çalışıyor. Dökülen saçlara, kırışan ciltlere, sarkan vücudumuza ve de yatak odasındaki mutluluğumuza bulunmuş çareler var.
Yaşamın her yeni günde yeniden basladığını hissedin.
Etiketler:
çocuk olma hali,
ilaç,
kimya,
kozmetik,
otuzlu yaşlar
BOL Miktarda S’Lİ Yaşam
BOL Miktar SAAT
BOL Miktar SPOR AYAKKABI
BOL Miktar SEVGİLİ
BOL Miktar SEX
BOL Miktar STARBUCKS
BOL Miktar SAHNE
BOL Miktar SEYAHAT
Böyle uzar gider...
S’li hayat...
BOL Miktar SPOR AYAKKABI
BOL Miktar SEVGİLİ
BOL Miktar SEX
BOL Miktar STARBUCKS
BOL Miktar SAHNE
BOL Miktar SEYAHAT
Böyle uzar gider...
S’li hayat...
Etiketler:
S ile başlayan yaşamsal gerekler
1 Temmuz 2007 Pazar
Hoşgeldiniz!
Efendim hoş geldiniz...
Sefalar getirdiniz...
Baktım sanal alemde kurt gibi gezinenler artık alabildiğine yol almışlar.
Bendeniz dinozorlaşmadan açayım artık dedim bir blog sayfası. Biliyorum "herkes gibi olma." diyeceksiniz belki.
Özgünlüğü elden bırakmadan, kimi zaman içselleştirdiğim bir konuyu kimi zaman yaşamsal kaygılarımızı, ilişkilerimizi dökeceğim önünüze.
Hoş Geldiniz ama eliniz boş gelmeyin lütfen. Üzülerek söylüyorum. Elinize kolonya dökemeyeceğim ama bu yazdıklarıma katkıda bulunmak adına lütfen siz de dökün içinizi bana.Yorumlarınızı bekliyorum sabırla.
Örneğin;
"Alper'ciğim renkler olmamış." deyin.
"Fontu beğenmedim. Arial'e dön kardeşim." deyin.
"Üslubunu beğenmedim. Nasıl bir edebiyatçının oğlusun sen!" deyin.
Açıkçası aceleye getirmek istemiyorum. Sizlere eli yüzü düzgün, beyninizi gıdıklayan, görselleri gözünüze batmayan bir blog sayfası sunacağım.
Benim temennim bunlar şimdilik...
Şimdi sıra sizde ve ben de...
Hadi bakalım hayırlı yolculuklar...
Sefalar getirdiniz...
Baktım sanal alemde kurt gibi gezinenler artık alabildiğine yol almışlar.
Bendeniz dinozorlaşmadan açayım artık dedim bir blog sayfası. Biliyorum "herkes gibi olma." diyeceksiniz belki.
Özgünlüğü elden bırakmadan, kimi zaman içselleştirdiğim bir konuyu kimi zaman yaşamsal kaygılarımızı, ilişkilerimizi dökeceğim önünüze.
Hoş Geldiniz ama eliniz boş gelmeyin lütfen. Üzülerek söylüyorum. Elinize kolonya dökemeyeceğim ama bu yazdıklarıma katkıda bulunmak adına lütfen siz de dökün içinizi bana.Yorumlarınızı bekliyorum sabırla.
Örneğin;
"Alper'ciğim renkler olmamış." deyin.
"Fontu beğenmedim. Arial'e dön kardeşim." deyin.
"Üslubunu beğenmedim. Nasıl bir edebiyatçının oğlusun sen!" deyin.
Açıkçası aceleye getirmek istemiyorum. Sizlere eli yüzü düzgün, beyninizi gıdıklayan, görselleri gözünüze batmayan bir blog sayfası sunacağım.
Benim temennim bunlar şimdilik...
Şimdi sıra sizde ve ben de...
Hadi bakalım hayırlı yolculuklar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
