20 Temmuz 2007 Cuma

Tiyatro Diyalektiği


Üç yıldır amatör tiyatro ile uğraşıyorum. Tiyatroda hayatımın en dolu dakikalarını yaşadım ve yaşamaya, akıtmadığım teri tiyatro sahnesinde dökmeye niyetliyim. Nedir bu tiyatro ile alışverişim? Anlatayım...

Nedendir bilinmez, büyüler insanı, bir kere tadını alan bırakamaz. Seyirci koltuğunda oyun izlemeye benzemez tiyatro aşkı. Tiyatro, içinde olanları, gözlem yapmaya, gözlemlerden sonuç çıkarmaya, tavır ve davranışların kökenine inmeye zorlar. Hayattaki manzaralara kimi zaman gülebilmeyi, kimi zaman ağlamayı öğretir. Hislendirir, temizler, paklar. Oyuncu olarak araştırmaya iter insanı. Rolünün hikayesini, kılık kıyafetini, konuştuğu dili, bakış açısını repliklerden çıkartmaya sevkeder. Bilinç geliştirir. Farkındalık kazandırır. Neyi nasıl ne zaman yapacağını öğretir. Hayal dünyasının açılmamış pencerelerinden baktırır.

Sahnede kaldırımda yürür gibi yürünmez. Kuralları vardır. Sadece ezberlemek yetmez, karşındaki dinleyip ona göre repliklerini dillendirmek gerekir. Sahneye ve seyirciye küsülmez. Alkış sesi cesaret ve heyecan verir. Bütün disiplinlerle ilişkilidir. Oyuncu kimyasını, sahne coğrafyasını, ışığın kırılmasını, notalarla ilişkili olman gerektiğini öğretir, resim, estetik ve de az biraz elektrik bilgisi gerektirir.

Öyle bırakıp gidilmez, mutlaka geri dönmek vardır sözlükte. Tiyatro seni çağırır, sen ondan ayrılsan bile...

14 Temmuz 2007 Cumartesi

Birleşik Yaşam Değişkenleri

İkiye ayrılır:

Sayısal Yaşam Değişkenleri - İlk Yirmi

1. 444 ile başlayan bankaların müşteri hizmetlerini aradığınızda kredi kartı ya da müşteri numaranız
2. Vergi dairesinde işlem yaparken vergi numaranız
3. Belediye’den hizmet alırken vatandaşlık numaranız
4. Doğum tarihiz yani yaşınız
5. Kemik yaşınız
6. Zeka yaşınız
7. Cep telefonu numaranız
8. Dijital fotograf makinenizin kaç megapiksel olduğu ve yakınlaştırma/uzaklaştırma birimi
9. Ayda ne kadar kazandığınız
10.Kaç metreden toprağa baktığınız
11.Dünyada kaç kilo çektiğiniz
12.PC 'nizin veri depolama kapasitesi
13.Kaç adet MP3'e sahip olduğunuz
14.ÖSS, KPDS, KPSS, TOEFL, IELTS ve GRE sınav sonuçları
15.Kaç tane "gerçek" dostunuzun olduğu
16.Kaç yıl sonra emekli olacağınız
17.Kaç çocuğunuz olduğu/olacağı
18.Güneşe karşı kaç faktör krem kullandığınız
19.Kaç metrekarelik bir evde yaşadığınız.
20.Trafikte geçen saatler ve sinir katsayınız


Sözel Yaşam Değişkenleri - İlk Yirmi

1. Adınız soyadınız yani kim olduğunuz
2. Mezun olduğunuz okullar,
3. Kimlere aşık olduğunuz,
4. Hangi semtte oturduğunuz,
5. Kullandığınız otomobilin markası, modeli ve işlevleri
6. Cep telefonunuzun markası ve becerileri
7. Çocukluk ve tatil anılarınız
8. En sevdiğiniz şarkıların sözleri
9. Sevgiliye söylenecek aşk dizeleri
10.Duygusal yoğunluğunuz
11.ÖSS, KPDS, KPSS, TOEFL, IELTS ve GRE sınav sonucunun etkileri
12.En sevdiğiniz aşk, korku, dram ve macera filmleri
13.En sevdiğiniz yazarlar, şairler
14."Gerçek" dostlarınızın değerini bilmeniz
15.Emekli olunca ne yapacağınız/yaptığınız
16.Çocuğunuza nasıl bir gelecek hazırladığınız
17.Ne kadar bronz bir tene sahip olduğunuz
18.İnsanları güldürme ya da ağlatma beceriniz.
19.Nasıl bir hayal dünyasında yaşadığınız
20.Doğaya sahip çıkmak için nasıl bir yol izlediğiniz

11 Temmuz 2007 Çarşamba

Özel Bir Hikaye

Çarşamba Saat 01:48

Komodinin üzerinde duran şeye dikkatle baktı. Kullanıp kullanmamak arasında bir an tereddüt etti. Halbuki en sık kullandığı nesneydi. Gözlerini kapattı ve sabahı beklemeye başladı. Yapayalnızdı ama...

Çarşamba Saat 05:13

Banyodan gelen sifon sesiyle yatağından irkildi. Evde yalnız olduğunu biliyordu. Banyo lambasının koridora vuran ışığını takip ederek kapısını araladı. Kapının dibinden içeriye baktı. Klozet kapağının üzerinde bornozlu bir kadın oturuyordu. 20 li yaşlarının sonlarına yaklaşmış, esmer, vücut hatları yerinde bir hatundu. Adam,

-Ne işin var banyomda ?
-Sen ne diyosun be ?
-Asıl sen ne yapıyosun burda evimde, banyomda ?
-Oyun oynayacak vaktim yok! Tamam mı? Bana telefon ettin. Gelmemi Söyledin ve de sen beni içeri aldın gerizekalı...

Adam bir an afalladı. Bu hatunu hayatında ilk defa görüyordu.

-Hey laflarına dikkat et. Ben kimseye telefon etmedim. Telefonum bile yok.

Kadın ayağa kalktı. Yatak odasına geçti. Giyinmeye başladı.

-Uyuyordum. Birden bacaklarımdan aşağıya doğru sıcak bir elin indiğini farkettim ve ayaklarımı öpmeye başladın. İşte o an kendinden geçtin.

Adam bunları yaptığına karşısındaki kadının anlattıklarına inanası gelmiyordu.

Çarşamba saat 01:49

Karar vermesi 1 dakika sürdü. Uçmaya hazırdı o gece. Her ne kadar yalnız olsa da keyfini çıkaracaktı. Eline bir parça sarımlık kağıt aldı. Birinci kalite Kolombiya tütününden “sağlam” bir mal hazırladı. Titizce sardıktan sonra çakmağını ateşledi ve derin bir nefes almasıyla kendinden geçmesi bir oldu.

Sabah 07:27 de saatinin alarmı çaldığında kalktı, karanlık odasına göz gezdirdi. Bir kadın kokusu duymak istedi ama yatağı boştu. Mutfağa ilerledi. Kettle'ın fişini taktı. Suyun ısınmasını beklerken bir sigara yaktı. Yaşadıklarının bir illüzyon olduğunu boğaza bakan balkonundan dışarı seyrederken sabah koşusuna çıkmış bir kadın gördüğünde farketti. Bir daha “onu” almamaya yemin etti kendisine.

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Alper'in beyni dile geliyor!


Kulağına takılan müziğin tınıları ılık bir yaz gününde tuhaf etki bırakıyor üstünde. Neden acaba? Az evvel açtığın radyonun istasyonlarında rasgele dolaşırken Sting’in “field of golds”’un enstrümantal versiyonu sarsıyor beni. Uyuşuk halimden kurtulup şunlar aklıma geliveriyor..

Doğa beni çağırıyor.
Felaket habercisi
Tırnak katili

Nail Killer
Disaster journal
Nature is calling me.

İlk aklıma gelenler bunlar değil tabii olarak... Teknolojinin uyuşukluğunu üstümde taşıyan birisi olarak... Teknolojiyi seviyorum ama onsuz da yapamıyorum. Yatağım, aynı zamanda çalışma masam... diz üstü bilgisayar gibi gidebileceğim her yer aslında kişisel ofisim. Kişisel sermayem.. Dünyamızı küçülttüğü, mesafeleri kısalttığı için... ama bir de kısıtlar var elbette. elektriğin olmadığı bir yerde, diz üstü bilgisayarını nasıl çalıştıracaksın? Örneğin Ağrı Dağı’nın 1300. metresinde elektriği nasıl elde edebilirsin? Akü ya da pil diyeceksin. Diyelim ki, bunlar da yok ve aklına zekice bir fikir geldi. Avuçiçi bilgisayarını çıkartıp bunun ses kaydedici özelliğini kullanmak istiyorsun. Kağıt kalem ne güne duruyor kardeşim? Al notunu... paylaş insanlarla. Teknolojiyi kullan ama kölesi olma.

Ben şahsen kağıt kalem kullanmayı seven biri değilim. Aslında ben bir robotum. Herşeyi kaydeden... sesleri, görüntüleri saklayan bir robot. Yoo dalga geçiyorsun diyeceksin bana. Ama öyleyim. Ben insan değilim ki, sevişemem. yemek yiyemem. Denize giremem. Ama bana sor ki, 1997 mart ayında çıktığın kızı, 2001 ‘de attan düşüp gözünü hastanede açtığın günü...7 yaşında okula giderken saatçi dükkanının vitrinine burnunu dayayıp, satın almak için çıldırdığın siyah kayışlı CASIO dijital saati (Umut)...8 yaşında doğum gününde hediye edilen metal kayışlı CASIO dijital saati (Hayal kırıklığı)...kullandığın antidepresanların etkisini...ilk kez yaktığın Camel’in tok nikotinin tadını...yatak üstünde değil de, yatak altındaki evcilik oyunları...vs vs vs..

Evet işte o benim. Ben senin hafızanım. Ben senin hayalinin gerçek izdüşümü. Ben senin geçmişin, geleceğin...ne kadar iyi kullanırsan, o kadar verimliyim. Ne kadar hoyrat kullanırsan, başına o kadar bela olurum. Beni yöneten sensin. Bana komutlar veren... oraya git ve o kızla konuş diyen. Yemeğin tadını beğenmedim diyen. Kısacası ben BEYNİNİM. Senin dediklerini yaparım. Yaz dersin, yazarım. Konuş dersin konuşurum. Algıladığın dünyayla seni buluşturan benim. BEYNİN...

Sen ne mükemmel, ne şahane bir organsın dediğini duyar gibi oluyorum. İşin ironik tarafı, beni körelten de yücelten de sensin. Belki farkında değilsin bunun. Ta ki, bugüne kadar.. ne çabuk unutuyorsun tüm olanları. Duygularının kölesi olarak yaşarken birden uyanıyorsun ve de patronun duygularının değil de, bir bütün olarak sen olduğunu keşfediyorsun. İçinin farkında olmak, en az dışarıda neler olup bittiğini öğrenmek kadar müthiş bir keşif, değil mi? Özel olan ise, bunu senin bulman, senin keşfetmen.

Şimdi bundan sonra yapman gerekenler... ben bir robotum. Öyleyse programla beni. Ben de senin için düşüneyim. Varlığımın nedeni ortaya çıksın. Bir robottan farkım detaylı düşünebilmem, çözümler üretmem ve de bunları uygulanabilir hale getirmektir. Beni sakatlayan şeylerden uzak dur. Mesela olumsuz düşünen insanlardan, yani güneşli bir havayı kara bulutlarla çeviren, bardağın dolu tarafını değil de, boş tarafını gören insanlardan bahsediyorum. Onlar için yapabileceğim en iyi aksiyon ise, onları yoldan çıkaran aslında basit ve küçük düşünceleri olduğunu göstermektir. Misyonumuz bu olmalı. Olumlu tarafımızla insanları yönlendirmek.

Yaşadığım çevreye bir bakıver. Hergün beni etkileyen bir ton olayla, resimle, sesle karşılaşıyorum. Beton kırıcının sinir bozucu sesi, radyoda yüreğini parçalayan Sting’in bir parçası ya da benden sana ulaşan güneşli bir havada Mudanya’da çekilmiş siyah beyaz bir fotograf. Gördüğün gibi etki altında kalabileceğim birçok vaka var etrafımda. Aslında bir nevi gardiyanımsın sen benim. Olayları filtreyebilen bir yapın olmalı ki, daha güçlü olarak çıkabilmeliyim ortaya ve baş edebilmeliyim senin adına. Bu yüzden ziyaretçilerimi dikkatli seçmelisin.

Ve de haykır olanca gücünle. Bütün coşkunla, bütün sevincinle, bütün heyecanınla...ta ki sesin duyulana, için temizlenene kadar..Tüm bunlar benden sana hediye. Artık biliyorsun ki, içinde gizli bir dostun ve gizli bir düşmanın var. Adımlarına dikkat et. Arkandan ben de geliyorum çünkü.

Biliyorum birçok kavramla ve de izmlerle bağlantı halindesin. Sonsuz işleme kapasitem yok ama zorla beni. Ayakta durabilmem için işlenmemiş cevhere ihtiyacım var. Şimdi ayağa kalk ve silkile kendini. Nelere sahip olduğunu düşün. Bak nereden nereye geldin? Uyuşuk bir halde bir 2 saatini daha harcayacaktın? En azından içine kulak verdin.

Bol şanslar ve bana iyi bak!

7 Temmuz 2007 Cumartesi

Noel Baba'yı Beklerken



Acaba bu sene Noel Baba geyikleriyle gökyüzünde görünecek mi?



Uykum da geldi zaten...



Ben en iyisi uyuyayım...

4 Temmuz 2007 Çarşamba

real inside!

Teatral konsept vardır: Üç Birlik Kuralı...

1.Zaman : Çarşamba Gece 02:34
2.Mekan : Yatak odası
3.Konu : Derin uykuyu bölen şiddetli öksürük

Ecelimin geldiğini sanarak uyanıyorum. Sanki bir hesaplaşmanın ortasındayım. Gözümden yaşlar geliyor. Koşarak mutfağa ulaşiyorum. Ocağı yakarak sütü ısıtıyorum. içine bal koyup karıştırıyorum.
Ertesi gün doktora gittiğimde bana uyku testinden tut da, mide aktivitesinin boğazda yaratacağı etkiden bahsediyor. Horlama var mı diye soruyor. Hayatımda ilk defa bu şekilde uyandığımı söylüyorum. Doktor biraz şüpheli tavırlar sergiliyor ve triplere giriyorum birden. Acaba nasıl söylesem der gibi bakıyor. Bozuntuya vermiyorum. Alerji hapı, öksürük şurubu, boğaz gargarası ve de ağrı kesici veriyor...Neyse ki, ilaçlar işe yarıyor, öksürük kesiliyor.
Bu başıma gelen rahatsızlık bile, aklıma şunu getiriyor. Bedenim bana "Eee gezerken tozarken iyiydik de, ne oldu şimdi hesap ver bakalım!" der gibiydi. Sanki işaret fişeği yakmış gibiydi.

Etrafımda çoluk cocuga karışmış, yeni bir yaşam düzenini benimsemiş yaşıtlarım "benden geçti artık" edaları ile dolaşıyor. Prensipler o kadar sert ki, "Ben hanıma bir sorayım, ben seni ararım" şeklinde cevap vermeler...ortak plan yaparken zorlanmalar...Bak hele ne çabuk da pes edilmiş, alışkanlıklar değişmiş. Aniden kendimi şanslı hissediyorum. "Acaba çok mu özgürüm de bir taraflarıma mı batıyor" diye soru işareti uyanıyor.

Özel günlerin de anlamı yitiyor mu ne? Evli olsan, evlilik yıldönümü, çocukların olsa, onların doğum günü özelleşiverir birden. şimdilerde, yaştan mıdır ya da umursamazlıktan mıdır nedir pek bilinmez, yaş dönümleri ben de pek bir heyecan uyandırmıyor. Yaş ilerledikçe kendi kendime daha iyi bir rehber olduğuma inanmaya başladım. Bu belki de bir illüzyon. Eskiden oturup yaş günü partisine kimleri çağırsam acaba diye düşlerdim.

Ama insanlar meşgul..
- hafta içi olmaz haftasonu olsun.

Dert olur
- doğumgünü pastası neli olsun?
- meyveli olsun.
- Ama o çikolatalı sever.

Husumet başlar.
- kimler gelecek..o varsa ben gelmeyeyim!

Bu da nerden çıktı?
- ben senin hediyeni kuryeye verdim. Sürpriz ama soylemem!!!

Bunlar bir yana, otuzlu yaşlarda çok farklı perspektiflere kayıyor insan. daha seçici oluyor. kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğunu kavrıyor ve benlik oturuyor. Kısacası "boyunun ölçüsünü" alıyor. Şahsen şüpheci ve sorgulayıcı tarafımı daha erken keşfetseydim, daha iyi bir filozof olabilirdim. Yirmili yaşların başında derdim değildi. Ama şu an artık daha fazla önemsiyorum proses etmeyi, bunun için daha fazla efor sarfetmeyi.
Doğrudur yaşamın otuzlarda daha düzgün zeminde daha rutin, daha stabil aktığı...Yeni maceralara atılmak, yeni tatlar dururken nedense işkence edilir benliğe. dünya zevklerinden kaçmak, kendini ateşten almak, ne oluyoruz yahu...Halbuki yaşam aynı yaşam...Bu kadar rutin ve de stabil kılan kendi bilincimiz...

Öyleyse hemen, şimdi, şu an, diyorum ki,
"Yaşam otuzunda başlar, keyfini çıkar"Yaşasın Otuzlar ve devam eden yaşlar...

3 Temmuz 2007 Salı

Kafama takılan sorunlar

Değer verdiğin ya da önemsediğin karizman herkesi etkilemeyebilir. Bu yüzden şunu soruyorum kendime:
Karizman kimleri etkiler, yolda bırakır ya da etkilemez ? kimlerin yanından teğet geçer?

Narsist söylemler bir insanı ne kadar yüceltebilir?

Maneviyata değer vermek ne kadar önemli?

Beslediğin duyguları, yatırımını yaptığın sevgini sunduğunda uçurumdan aşağı yuvarlanması yıkıcı değil midir? Sürüklenen sen de olmayasın sakın?

Aşkta suçlu kim?

Seni seviyorum hemen dilinin ucundadır. Hiçbirşeyi düşünmezsin. Karşındakinin durup sanki o iki kelimeyi duymak istediğini gözlerinden anlarsın. Ama onlar yalan söyler. Hani derler ya erken öten horozu keserler diye bir bakmışsın ki gerçekten “kesilen” bir şeyler vardır ortada. Hiç kimse hissedemez kalbinde bir yara olduğunu… sorduklarında hepsi benim hatamdı dedirtirler sana. Aynı kesilen horoz olduğun gibi aynı zamanda günah keçisi de olursun gözlerinde. Tekrar tekrar ve tekrar ararsın aklında geçenleri, içinden geçenleri…

Hayatın hayvanat bahçesinden farksızdır… horozlar, keçiler, kurtlar kuzular..

Kendini tek başına devler ülkesinde mahkemede yargılanıyor olduğunu hayal et… kendilerini büyük görenler arasında … bütün parmaklar sana yönelerek “suçlu sensin. Suçlu bu cüce adam.” sesleri kulaklarının içinde dolaşır. Birden daha da ufalarak nokta halini alırsın ve …

Hikayen orada biter…

2 Temmuz 2007 Pazartesi

Otuzlu yaşlar

Otuzlu yaşlarına adım atmış, kırklı yaşlara merhaba diyen epeyce yakınım, dostum var. Kendi penceremden nasıl görünüyor onların hayatı. Bir kontrol edelim...Uzun süredir tanıdığımdan, doğal olarak şimdiki dertleri ile 15 yıl önceki dertleri arasında niteliksel olarak oldukça farklar var. Bir zamanlar dertleri yetişkin olup hayata atılmak, özgürleşip kanatlanacaklarını düşlemekti kimisine göre, belki de hep genç kalıp hiç yaşlanmayacaklarını sanmaktı. Bir gün aynaya bakıp "Acaba estetiğe ihtiyacım var mı ?" yerine "mutlu olmak için neler yapıyorum?" sorusunu sorsalar, bulundukları konumu sağlamlaştırırlar.

Otuzlu yaşlarda olmak, bilinçlenmek, farkında olmak, ayaklarını yere daha sağlam basmak, duygularını kontrol altına tutabilmek anlamına geliyor benim için. "Yaşlanıyoruz be Alperim" diyenlere kızıyorum. Daha otuzlu yaşlarının başında iç enerjilerini kaybetmiş, kendini hayatın akışına bırakmış olan otuzlu yaştakilere şunu önerebilirim naçizane...

1. Çok zor olmayan cevapları siz de saklı olan sorular sorun kendinize Eski günlerinizi hatırlayarak (oturup ağlamadan) daha iyisini nasıl yapabilirim diye sorun kendinize.
2. Yeni dostlar edinin. Derneklere, hayır kurumlarına adayın kendinizi.
3. Doğa için birşeyler yapın. Su ve elektrik tasarrufu yapın.
4. Yıllardır aramadığınız eski dostlarınızı arayın.
5. Kıçım başım ağrıyor diyip doktora gitmeyin hemen.
6. Özellikle büyük şehirde yaşayanlar, (hadi ne duruyorsunuz?)sevdiklerinizle hafta sonları şehir dışına kaçın.
7. Yeni nesille çatışın ama dertlerine de kulak verin.
8. "Benden geçti artık" deyip de yaşamın kıyısında durmaktansa, yeni topraklara adım atın.
9. Keşfedilmeyi bekleyen yeni tatlar arayın.
10. Son olarak (şimdilik) çizgi film izleyin. Mesela; Shrek serisi. Benim favorim hala Tom ve Jerry, Disney karakterleri...

Merak etmeyin. Kozmetik, kimya ve ilaç endüstrileri bizlere çalışıyor. Dökülen saçlara, kırışan ciltlere, sarkan vücudumuza ve de yatak odasındaki mutluluğumuza bulunmuş çareler var.

Yaşamın her yeni günde yeniden basladığını hissedin.

BOL Miktarda S’Lİ Yaşam

BOL Miktar SAAT
BOL Miktar SPOR AYAKKABI
BOL Miktar SEVGİLİ
BOL Miktar SEX
BOL Miktar STARBUCKS
BOL Miktar SAHNE
BOL Miktar SEYAHAT

Böyle uzar gider...
S’li hayat...

1 Temmuz 2007 Pazar

Hoşgeldiniz!


Efendim hoş geldiniz...
Sefalar getirdiniz...

Baktım sanal alemde kurt gibi gezinenler artık alabildiğine yol almışlar.
Bendeniz dinozorlaşmadan açayım artık dedim bir blog sayfası. Biliyorum "herkes gibi olma." diyeceksiniz belki.
Özgünlüğü elden bırakmadan, kimi zaman içselleştirdiğim bir konuyu kimi zaman yaşamsal kaygılarımızı, ilişkilerimizi dökeceğim önünüze.

Hoş Geldiniz ama eliniz boş gelmeyin lütfen. Üzülerek söylüyorum. Elinize kolonya dökemeyeceğim ama bu yazdıklarıma katkıda bulunmak adına lütfen siz de dökün içinizi bana.Yorumlarınızı bekliyorum sabırla.
Örneğin;
"Alper'ciğim renkler olmamış." deyin.
"Fontu beğenmedim. Arial'e dön kardeşim." deyin.
"Üslubunu beğenmedim. Nasıl bir edebiyatçının oğlusun sen!" deyin.

Açıkçası aceleye getirmek istemiyorum. Sizlere eli yüzü düzgün, beyninizi gıdıklayan, görselleri gözünüze batmayan bir blog sayfası sunacağım.
Benim temennim bunlar şimdilik...
Şimdi sıra sizde ve ben de...
Hadi bakalım hayırlı yolculuklar...

realper'in ziyaretçileri