24 Ağustos 2007 Cuma

Yıl 2047...Gelecekten Haberler...


Yıl 2047...

Hanımlar dokuz aylık  hamilelik sürecinden vazgeçerek tüp içinde  çocuk sahibi olmaya başlıyorlar. Birtakım bilim adamlarının şiddetle karşı çıktığı ancak giderek moda haline gelen bu yöntem ile acısız anne olma süreci oldukça rağbet görüyor. Annelik dürtüsünü tetikleyen hormonlar artık hap şekline geldiğinden anneler çocuklarına alabildiğine sevgi sunuyorlar.

Artık cinsel birleşme de pek revaçta değil, bireyler hazzın kolay yolunu bulmuşlar, yanlarında beynin elektrik sinyallerini etkileyen bir cihaz taşıyorlar, bu cihazla ister ağlayın ya da gülün, ister yatak odasında hazza ulaşın.

Köy yerleşimleri ortadan kalkmaya yüz tutarak nüfusun % 97 si şehirlerde yaşamakta...İnsan ilişkileri anormal derecede düşük. Aşk, çok uzun bir süredir uzaklarda...Evlilik kurumu yok olmaya yüz tutmuş, aileler artık tek kişilik...

Herkesin cebinde oksijen üreten tüpler var. Temiz hava almak için saatlerce yürümeye gerek kalmıyor böylelikle.

Savaşlar devam ediyor ama tek bir farkla. Doğa Ana ile...Sel ve deprem gibi afetlerle baş etmek, çölleşmiş toprakları tekrar canlandırmak, güneşin yıkıcı etkilerini azaltmak ile uğraşıyor insanoğlu...

Geleceğin mottosu : Hayatını sen kontrol et! Control your life!

17 Ağustos 2007 Cuma

Beynimiz Çalışkan mı Tembel mi?


Beyin kimyası eskiden beri beni kendine çeken bir konu. Vücudumuzu etkileyen binlerce hormonlardan biri olan serotonin resmini görüyorsunuz sağda. Bu hormonun fazlası bizleri mutluluktan silindirik yaparken az salgılanması da depresif ve bitkin hallere sevkedebilir. Tabii biz kendi kendimize komut vermiyoruz. Mevsimsel etkiler, çevresel koşullar ve karşılaştığımız ani sevinçler, üzüntüler beden kimyasını dğiştirebiliyor.

İnsanoğlunun yaşadığı ve hissettiği dünyayı ikiye ayırmak gerekir:
1.İÇ DÜNYA
2.DIŞ DÜNYA

Bu iki dünya arasındaki dengeyi sağlamak her yiğidin harcı olmasa gerek. Denge unsurunu oluşturan faktörler bu dünyalarda neler hissettiklerimizle, nasıl algıladığımızla ve de etkilendiğimizle ilişkilidir. Karmaşık gözükse de, üzerinden atlanması işten değildir. Nedir bu unsurlar peki? Aslında kısaca psikolojik hallerimizdir. Denizin altına dalıp rengarenk dünyayı görmenin, dağın tepesinden yamaç paraşütü atlamanın verdiği hazdır.

Her katmandaki insanın yaşayacağı hissedişler, algılamalar farklıdır elbette. Yaşanılan geçmiş, beraber vakit geçirilen insan(cık)lar, bambaşka bir dış dünya çizer.

Beynimizdir bir bakıma kaderimizi çizen, Fiziksel dünyada yer edinmeyi sağlayan, varoluşumuzu sınayan, nereden gelip nereye gideceğimize yön veren... Kullanmayı bilene elbette.

12 Ağustos 2007 Pazar

Teknolojinin kölesi miyiz yoksa canavarı mıyız?


Bilgisayarla tanışmam seksenli yılların ortasına rastlar. Uzay Yolu, Galactica ve Kara Şimşek gibi televizyon dizilerini kaçırmayan biri olarak bilim, teknoloji ve bilişim dünyasını tanımaya başladığım zamanlardı.

İletişime geçmeye çalıştığım ilk bilgisayarın (MSX SVI) komut satırına şunları yazmıştım:

c:> Merhaba Nasılsın
c:> Syntax Error

Karşılaştığım ilk hata SYNTAX ERROR yani sözdizimi hatasını almıştım. Ne demekti bu? Michael Knight arabasına komut vererek istediğini yaptırabiliyordu. Halbuki "Ben iyiyim." demesini bekliyordum ama anlamıştım. Halden, tavırdan anlamayan duygusuz varlık olarak niteledim o günden itibaren.

Moralim bozulmadı tabii. Bilgisayar sevdam bununla bitmedi. Tam gaz devam ederek Commodore 64 sahibi oldum. Dönemin efsane cihazı bir klavye, tape, TV bağlantısını sağlayan kablosu, adaptör ve joystick'ten oluşuyordu. TV bir tane olduğu için evde kimse olmaması gerekiyordu. Tam bir şenlik havasında C64 kutusundan çıkartarak itina ile kuruluşu yapardım, saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan oyun oynardım, basit programlar yazılarak ekranda uçan balon çıkması sağlanırdı. Bu arada aynı dönemde karşılaştığım ilk oyun konsolu ATARI XL unutmamalıyım.

Merak etmeyin, sizi geçmişte fazla bırakmayacağım. Biraz günümüzden bahsedeyim. Teknoloji gelişimine baktığım an şunları görüyorum: Peer to peer networkler sayesinde dosya transferleri, ev telefonu yerine MSN, ICQ ve Skype gibi yeni iletişim araçları, sokakta yürürken dünyanın öbür ucu ile konuşabileceğiniz mobil cihazları, Myspace, Lovehappens, Hi5 gibi dostluk siteleri, Flickr, Picasaweb gibi foto paylaşım platformları.. Lafı uzatmayayım fazla. Nerden nereye geldiğimizin basit birer göstergeleri...

Bir C64'e sahip olmakla bir taşınabilir bilgisayara sahip olmanın arasında algılanması oldukça vakit alacak bir değişimi gözler önüne seriyor. İşte biz neresinde olacağız bu değişimin?

Bizler teknolojik hizmetlerin ve ürünlerin çoğu zaman işlevini değerlendirmeye alırız. Tabii şu an çoğu kimse (bedava verseler!) bir C64 sahibi olmak istemez. Merak etmeyin, bundan yirmi yıl sonra kullandığımız epeyce ürün demode olacak ya da şekil değişterecek. Şu an edinmeye çalıştığınız en popüler ürünler cep telefonu, dizüstü bilgisayar, mp3 player...
Örnek vermek gerekirse, Türkiye cep telefonu pazarı müthiş hareketli. Neredeyse yılda bir kez mobil cihazımızı değiştirme eğilimindeyiz. Bu da cep telefonu üreticilerinin iştahını kabartan bir durum. Öte yandan anında mesajlaşma sayesinde artık birbirimizin mimiklerini unutup hiç tanımadığımız kişilerin özgürce yalanlarını okuyoruz. (Atış serbest!) Teknoloji maliyetini göze alarak yatırım yapmak gerekiyor bir de, geçenlerde dizüstü bilgisayarım için aldığım memory piyasada en yeni ve daha hızlı işlem yapan memorylerden daha pahalı idi. Bu da işin ironik tarafı...Teknoloji sizi bir yerde cezalandırıyor. Ya sistemini güncelle ya da maliyetine katlan.

Sözün özü şudur ki, bize sunulan teknolojinin hem kölesi hem de canavarıyız. Kölesiyiz çünkü vazgeçtiğimiz aslında sıcak bir dost muhabbeti... Canavarıyız çünkü bilinçsizce tüketiyoruz. Ama farkında mıyız? İşte o ayrı bir konu...

realper'in ziyaretçileri