Yazın bavulunu toplayıp "Hoşçakal", sonbaharın "Ben geldim. Daha sıkı giyin" dediği şu günlerde değişimi hissedersiniz hemen. Kendinizde, doğada, çevrenizde... Rutin bozulur, değişir giyecekler, yiyecekler... Önce teninize dokunan hava değişir, dışarda terlikle dolaşamazsın mesela ya da güneş artık kendini saklar 6 ay kadar... Sonra tatlar değişir. Bahçe domatesi yoktur artık pazarda, kavun karpuz arar gözlerin...
Bir de "gidecek"ler varmış, onu hesaba katmamışım...Hani yaşamınızdan biri göçüp gittiğinde, biri daha eksildiğinde ruhunuz sarsılır, konuşursunuz kendi kendinize, şu soruları sorarsınız benliğinize:
- Neden?
- Daha güzel günler görecektik. Şimdi zamanı mı çekip gitmenin?
- Kimler kaldı geride?
- Nerede o günler?
Ama artık çok geçtir. Soru sormanın, benliğe işkence yapmanın anlamı yoktur. Dengeler bozulmuş, katlanmak ve alışmak dönemi başlamıştır.
İşte böyle bir dönemde yakalandım. Gidene mi alışayım yoksa gelene mi?
"Ben gidiyorum. Hoşçakalın evlatlarım, hoşçakalın torunlarım!" diyemeden aniden ayrıldı aramızdan Anneannem...
Dün onun köyündeki evi dolaştım. Gözlerim doldu bir an, bahçesine ektiği patates, soğan yoktu ama elma ağacı yüklüydü. Kurumamıştı Allahtan. Birden zamanda kaybolup elinde süpürgesi evinin önünü süpürürken, inekleri güderken hali gözümün önüne geldi. Çok mutlu oldum. "Ne güzel günlerdi onun için" dedim kendi kendime... Köy yerinde toprakla, tavukla, kazla, koyun, keçi ne varsa uğraşırsan, kendi ekmeğini yaparsan, kendi kendine üretirsen, insan mutlu olmaz mı? Onu mutlu eden hep üretmekti. Misafirlerine güzel yemekler yapmak, en iyi şekilde ağırlamak en belirgin özelliğiydi. Kimseye muhtaç olmadan, kimseye küsmeden gitti. Anneannem mutlu ayrıldı bence... Gözü arkada kalmadı eminim...
Sen rahat uyu yerinde Hatice Ana
Toprak Ana oldun şimdi!
Kavuştun sonunda dedeme!
Gerisi nafile...
Mekanın cennet, ruhun şad olsun!
Elveda Anneannem!
Uzun yaşadığımız sanılan zaman aralığı aslında ne kadar da kısa...
Bir varmışız bir yokmuşuz...
16 Ekim 2009 Cuma
24 Mayıs 2009 Pazar
Nisan'da Hatay
Öncelikle doğru bildiğim bir yanlışı düzeltmek istiyorum.
Yanlış : Antakya, Hatay'ın diğer adıdır.
İskenderun'dan Antakya'ya doğru yola çıktık.
Yanlış : Antakya, Hatay'ın diğer adıdır.
Doğru : Antakya, Hatay'ın merkez ilçesidir.
Çukurova turunda baharın etkilerini, doğanın uyanışını da görebiliyorum. Duvarlardan balkonlardan sarkan leylaklar, bahçeleri süsleyen papatyalar, dağın zirveside eriyen karlar... Doğanın armağanı gibi ısınan hava kemiklerimizi ısıtıyor.

Amik Ovası'nı lise yıllarında coğrafya derslerinden biliyordum. Böylesine büyük tarımsal alanı hayatımda ilk defa görüyordum. İskenderun 'dan Hatay merkez ulaşmak için Amanos Dağlar'ını aşmak gerekiyor. Yolun kenarında ovaya bakan bir manzara fotoğrafı almak istiyorum. Arabayı sağa çekip kısa bir mola veriyoruz. Dağın yamacından aşağıya doğru ovaya baktığımda sanki bir deniz ama yemyeşil, tarif edemeyeceğim bir büyüklükte bereketli Amik Ovası ayaklarımızın altında...

Biraz virajlı olan asfalt yoldan önce rampa tırmanıyoruz. Sonra bırakıyoruz kendimizi rampadan aşağıya... Yaklaşık 1 saat 10 dakika sonra Antakya'ya varıyoruz.
Antakya'nın orta yerinden Asi Nehri geçiyor. Ama öyle gürül gürül değil, adının aksine gayet sakin. Asi Nehri'nin en önemli özelliği, güneyde Suriye sınırından Türkiye topraklarına girerek Akdeniz'e dökülmesi, normalde kuzeyden güneye doğru akış olması gerekirken, güneyden kuzeye doğru bir akış söz konusu... Asi denmesinin sebebi ise, doğa kanunlarına karşı gelerek ters yönde akış izlemesi imiş. Bir de Amik Ovası, bereketini Asi Nehri'ne borçlu elbette...
Sabah kahvaltısını geç yapmıştık. Önce künefe yiyelim dedik. Ardından tarihi çarşısında turladık.
Burası İstanbul'daki Mısır Çarşısı'nın bir örneği adeta, hemen her şey var. Kılık kıyafet, baharatlar, salçalar, peynirler, bakır kap kacak, hani bizim İstanbul'da adına AVM dediğimiz hemen her şeyi bulabileceğimizi sandığımız kapalı kutular gibi değil.
Çarşı kalabalık, çarşı çok sesli, çarşı çok renkli... Tam istediğim gibi...
Benim alışveriş listemde bir tür baharatlı peynir olan çökelek ve biber salçası var. Alışveriş yaptığımız dükkanın kartını alıp ayrılıyoruz. Olur ya, canımız bir şeyler ister Hatay'dan, lazım olur diye...

Hatay'ın Roma döneminden kalma mozaiklerini barındıran Arkeoloji Müzesi var. Mozaik Müzesi olarak da biliniyor. Mozaik koleksiyonu açısından dünyada ikinci sırada olduğu bu müze mutlaka görülmeli. Özellikle tarih ve sanat tutkunları için birebir.
Zamanımız sınırlı olduğu ve akşam Adana Havalimanına yetişmemiz gerektiğini hatırlayarak biraz apar topar dolaşıyoruz Antakya'da. Son durağımız Harbiye denilen sayfiye mekanı, burası Antakya 'ya 10 dakika uzaklıkta yeşillikler içinde cennetten bir köşe... Bana Karadeniz'in bir köşesindeymişim hissi uyandırdı burası. Harbiye, gürül gürül akan şelalerin olduğu, ayaklarınızı suyun içinde gezindirerek yemeğinizi yiyebileceğiniz harika bir mola yeri.
Akşam üstü olmuş, karnımız acıkmıştı artık. Harbiye'de bulunan turistik bir lokantada dağ manzaralı masaya oturduk. Saç Oruğu, kekik salatası, tepsi kebabı ve humus soframızı süsleyen yemeklerden... Ama lütfen dikkat...İştahınıza yenilip hemen hepsinden yemeye kalkmayın. Künefeye de yer kalsın.

Harbiye'de yemek yemeye ve sohbete öylesine dalmışız ki, 22:30'daki Adana uçağını az daha kaçıracaktık. Saat 18:00 sıralarında yola çıktık. Antakya'dan İskenderun'a, ordan Adana'ya otobüs, taksi, havalimanı derken uçağın kalkmasına 15 dakika kala uçağın koltuğuna oturduğumuzda derin oh çektik.
En son gezdiğim şehir olan Hatay nedense aklımda en çok yer eden şehirdi. Dönüş yolunda Amik Ovası'na tekrar baktım uzaktan...Yarım kaldığını düşünerek bir Çukurova turu daha yapmayı hayal ediyorum.

Amik Ovası'nı lise yıllarında coğrafya derslerinden biliyordum. Böylesine büyük tarımsal alanı hayatımda ilk defa görüyordum. İskenderun 'dan Hatay merkez ulaşmak için Amanos Dağlar'ını aşmak gerekiyor. Yolun kenarında ovaya bakan bir manzara fotoğrafı almak istiyorum. Arabayı sağa çekip kısa bir mola veriyoruz. Dağın yamacından aşağıya doğru ovaya baktığımda sanki bir deniz ama yemyeşil, tarif edemeyeceğim bir büyüklükte bereketli Amik Ovası ayaklarımızın altında...

Biraz virajlı olan asfalt yoldan önce rampa tırmanıyoruz. Sonra bırakıyoruz kendimizi rampadan aşağıya... Yaklaşık 1 saat 10 dakika sonra Antakya'ya varıyoruz.
Antakya'nın orta yerinden Asi Nehri geçiyor. Ama öyle gürül gürül değil, adının aksine gayet sakin. Asi Nehri'nin en önemli özelliği, güneyde Suriye sınırından Türkiye topraklarına girerek Akdeniz'e dökülmesi, normalde kuzeyden güneye doğru akış olması gerekirken, güneyden kuzeye doğru bir akış söz konusu... Asi denmesinin sebebi ise, doğa kanunlarına karşı gelerek ters yönde akış izlemesi imiş. Bir de Amik Ovası, bereketini Asi Nehri'ne borçlu elbette...
Sabah kahvaltısını geç yapmıştık. Önce künefe yiyelim dedik. Ardından tarihi çarşısında turladık.
Burası İstanbul'daki Mısır Çarşısı'nın bir örneği adeta, hemen her şey var. Kılık kıyafet, baharatlar, salçalar, peynirler, bakır kap kacak, hani bizim İstanbul'da adına AVM dediğimiz hemen her şeyi bulabileceğimizi sandığımız kapalı kutular gibi değil.
Çarşı kalabalık, çarşı çok sesli, çarşı çok renkli... Tam istediğim gibi...
Benim alışveriş listemde bir tür baharatlı peynir olan çökelek ve biber salçası var. Alışveriş yaptığımız dükkanın kartını alıp ayrılıyoruz. Olur ya, canımız bir şeyler ister Hatay'dan, lazım olur diye...

Hatay'ın Roma döneminden kalma mozaiklerini barındıran Arkeoloji Müzesi var. Mozaik Müzesi olarak da biliniyor. Mozaik koleksiyonu açısından dünyada ikinci sırada olduğu bu müze mutlaka görülmeli. Özellikle tarih ve sanat tutkunları için birebir.
Zamanımız sınırlı olduğu ve akşam Adana Havalimanına yetişmemiz gerektiğini hatırlayarak biraz apar topar dolaşıyoruz Antakya'da. Son durağımız Harbiye denilen sayfiye mekanı, burası Antakya 'ya 10 dakika uzaklıkta yeşillikler içinde cennetten bir köşe... Bana Karadeniz'in bir köşesindeymişim hissi uyandırdı burası. Harbiye, gürül gürül akan şelalerin olduğu, ayaklarınızı suyun içinde gezindirerek yemeğinizi yiyebileceğiniz harika bir mola yeri.
Akşam üstü olmuş, karnımız acıkmıştı artık. Harbiye'de bulunan turistik bir lokantada dağ manzaralı masaya oturduk. Saç Oruğu, kekik salatası, tepsi kebabı ve humus soframızı süsleyen yemeklerden... Ama lütfen dikkat...İştahınıza yenilip hemen hepsinden yemeye kalkmayın. Künefeye de yer kalsın.

Harbiye'de yemek yemeye ve sohbete öylesine dalmışız ki, 22:30'daki Adana uçağını az daha kaçıracaktık. Saat 18:00 sıralarında yola çıktık. Antakya'dan İskenderun'a, ordan Adana'ya otobüs, taksi, havalimanı derken uçağın kalkmasına 15 dakika kala uçağın koltuğuna oturduğumuzda derin oh çektik.
En son gezdiğim şehir olan Hatay nedense aklımda en çok yer eden şehirdi. Dönüş yolunda Amik Ovası'na tekrar baktım uzaktan...Yarım kaldığını düşünerek bir Çukurova turu daha yapmayı hayal ediyorum.
Etiketler:
antakya,
çukurova,
hatay,
seyahat notları,
tatlar ve dokular
21 Mayıs 2009 Perşembe
Nisan'da İskenderun
Osmaniye'den akşam saatlerinde İskenderun'a doğru yola çıktık. Yol boyunca denize cepheli İskenderun Demir Çelik Fabrikalarını diğer tarafta Amanos Dağları eşlik ediyor yolculuğumuza. Demir Çelik Fabrikaları sahil boyunca uzun bir şeridi kaplıyor. Böylesine devasa bir fabrikayı hayatımda ilk defa görüyorum. Ağzım açık kalarak karşımdaki manzarayı hayretle izliyorum İskenderun merkeze kadar.
Yol yaklaşık bir saat sürüyor. Ebru'nun okul arkadaşı Ayşe ve eşi bizi Pac Meydanında karşılıyor. Pac ne demek acaba? diyerek Ayşe'ye soruyorum ancak o da bilemedi. En iyisi Google'a sormak diyerek araştırıyorum. Pac, Osmanlı döneminde alınan bir vergi türü olarak biliniyor.
Nüfusu üç yüz bini aşan, bana İzmir'in Kordonunu hatırlatan sahil şeridi ile İskenderun'a hemen kanım ısındı. Tarih boyunca bir çok medeniyetin beşiği olmuş bu topraklara adım atmanın heyecanı ile Ayşe, eşi Yılmaz ve oğulları Ali Ozan ile dolaşıyoruz İskenderun'u.

Ama benim aklım Asi dizisinin çekildiği, Künefe'nin anavatanı Antakya'da...
Bir gün daha beklemek durumundayım Antakya için.
Yol yaklaşık bir saat sürüyor. Ebru'nun okul arkadaşı Ayşe ve eşi bizi Pac Meydanında karşılıyor. Pac ne demek acaba? diyerek Ayşe'ye soruyorum ancak o da bilemedi. En iyisi Google'a sormak diyerek araştırıyorum. Pac, Osmanlı döneminde alınan bir vergi türü olarak biliniyor.
Nüfusu üç yüz bini aşan, bana İzmir'in Kordonunu hatırlatan sahil şeridi ile İskenderun'a hemen kanım ısındı. Tarih boyunca bir çok medeniyetin beşiği olmuş bu topraklara adım atmanın heyecanı ile Ayşe, eşi Yılmaz ve oğulları Ali Ozan ile dolaşıyoruz İskenderun'u.

Ama benim aklım Asi dizisinin çekildiği, Künefe'nin anavatanı Antakya'da...
Bir gün daha beklemek durumundayım Antakya için.
Etiketler:
antakya,
iskenderun,
seyahat notları,
tatlar ve dokular
19 Mayıs 2009 Salı
Nisan'da Osmaniye
Mersin'den İskenderun'a eşimin okul arkadaşına ziyarete gidiyoruz. Ama önce eşimin okuduğu yer olan Osmaniye'ye gidiyoruz. Eşim Ebru, Osmaniye Sağlık Eğitim Enstitüsünde 3 yılını geçirmiş. Daha önce Adana'nın bir ilçesi iken 1996 yılında il olan Osmaniye'nin nüfusu 450.000 civarında... Görülmeye değer Zorkun yaylası (ben göremedim ne yazık ki!), tadılması gereken yer fıstığı ile meşhur ayrıca...
Eşim Ebru ile birlikte bir lokantaya gittik. Dört lahmacun, iki ayran sipariş ettik. Ortaya 3 çeşit salata geldi. Eğer İstanbul'da olsaydık, eminim böyle bir sofra için en az 10 - 12 TL ödeme yapardık. Leziz lahmacun ve taze salataların ederi sadece 4 TL idi.
Yakınından Adana - Gaziantep otobanının geçmesi Osmaniye'nin önemli bir kavşak noktasına işaret ediyor. Eminim en az Adana ve Gaziantep kalkınmış bir şehir olarak karşımıza çıkacaktır.
Osmaniye'de yarım gün geçirerek yönümüzü İskenderun'a çeviriyoruz.
Eşim Ebru ile birlikte bir lokantaya gittik. Dört lahmacun, iki ayran sipariş ettik. Ortaya 3 çeşit salata geldi. Eğer İstanbul'da olsaydık, eminim böyle bir sofra için en az 10 - 12 TL ödeme yapardık. Leziz lahmacun ve taze salataların ederi sadece 4 TL idi.
Yakınından Adana - Gaziantep otobanının geçmesi Osmaniye'nin önemli bir kavşak noktasına işaret ediyor. Eminim en az Adana ve Gaziantep kalkınmış bir şehir olarak karşımıza çıkacaktır.
Osmaniye'de yarım gün geçirerek yönümüzü İskenderun'a çeviriyoruz.
Etiketler:
osmaniye,
seyahat notları,
tatlar ve dokular
8 Mayıs 2009 Cuma
Nisan'da Mersin
Seyahat Notları
Çukurova turuna Mersin'le devam ediyoruz. Eşimin hizmet içi eğitimi nedeniyle geldiğimiz bu liman kenti Türkiye'nin güney ucunda bulunuyor. Toros 'un eteklerinde ve Adana'ya bir saat uzaklıkta olan Mersin'in nüfusu bir milyon altı yüz bin civarında. Palmiyelerle süslenmiş sahil şeridi sanki Florida gibi... Diğer taraftan Adana 'daki gibi yüksek katlı konut alanları var. Ne gerek var? diyorum ama bu kadar yüksek binalar Mersin'in silüetine yakışmıyor bana kalırsa. Modern alışveriş merkezlerinden kendimi uzak tutmaya çalışsam da, Mersin'deki Forum Alışveriş Merkezi bana oldukça ilginç geldi. Yakın zamanlarda sıradışı mimarisi ile ödül almış, dükkanların bir kısmı binanın dışında birbirine bakıyor. Sanki sokakta geziyormuş hissine kapılıyorsunuz. İstanbul'da Kanyon'u andırıyor ama onun kadar devasa değil elbette.
Hizmet İçi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü, öteden beri Adana'nın ilçesi sandığım Tarsus'a gezi düzenliyor. Yolculuk boyunca rehber öğretmen bize Mersin hakkında bilgiler veriyor. Mersin'in 4 T sinden bahsediyor. Turizm, Taşımacılık, Tarım ve Ticaret 'in Mersin ekonomisinde önemli bir yer tuttuğunu söylüyor. Büyükşehirlerdeki ortak kaderi Mersin'de paylaşıyor ne yazık ki, Mersin aslında Antalya gibi turizm rivierası olabilecek iken sahil şeridi ne yazık ki betona kurban ediliyor, bir çok biçimsiz ve yüksek katlardan oluşan binalar dikiliyor. Bunda iş imkanlarının fazla olması ve çevre illerden göç bunu tetikliyor.
Otuz dakikalık bir yolculuktan sonra Tarsus gezimize başlıyoruz. Önce "Aziz Paul Kuyusu"nu geziyoruz. Hristiyanlar için kutsal bir mekan olan ve eski dönemlerde Kudüs'e giden hacıların konaklayıp suyundan içtikleri bu kuyu 38 metre derinliğinde.
Aziz Paul Kuyusu'nun çevresinde tarihi Tarsus taş evleri gözüme takılıyor. Restore edildikten sonra otel olarak hizmet vereceğini öğrendiğim bu evler tarihe meydan okurcasına dimdik ayakta. Eskiden birçok taş ev varmış bu çevrede. Ancak zamanla imar yasalarıyla birlikte yıkılan bu evlerin yerini beton binalar almış. "Eski"ye gereken özeni göstermediğimiz için iki üç adım sonra beton binalar başlıyor. Bir an tarih kokan bu evlerin sahipsiz bırakılmış hissine kapılıyorum. Umarım bu evleri bir sonraki kuşakların görmesi de sağlanır.

Ardından Tarsus Şelalesi, Aziz Paul Kilisesi ve Nusret Mayın Gemisi'nin olduğu müzeyi geziyoruz. Nusret Mayın gemisi'nin esas yerinin Çanakkale 'de olması gerektiğini düşünürken bu geminin öyküsünü öğrenince gerçekten çok üzüldüm. Çanakkale Deniz Savaşları'nda düşman gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçmesini engellemek için boğaza mayın döşemek için kullanılan bu gemi çürümeye terkedilmişken ve neredeyse yorgun gövdesi demir - çelik fabrikasında fırınlanmaya gönderilecekken, Tarsus Belediye Başkanlığı bunun önüne geçmiş ve bu gemiye sahip çıkmış, büyük uğraşlar sonunda restore edilerek Tarsus Çanakkale Parkı'na yerleştirilmiş. Adana - Mersin yolu üzerinde bulunan parkın gezilmesini öneririm.

Enstitünün düzenlediği ikinci gezi ise, Mersin'in batı yönüne... Silifke yolu üzerinden Yedi Uyurlar Mağarası, Cennet - Cehennem çukurlarını, Narlıkuyu Mozaik Müzesini, Kanlıdivane ve Astım Mağarasını görmeye gidiyoruz. Hayatımda ilk defa bir mağaraya iniyorum. Mağara biraz ürkütücü olsa da, doğal oluşumlar inanılmaz güzel. Akşam üstü dönüşte Kız Kalesini görmek için mola veriyoruz. Kale, küçük bir adanın üzerine sekiz kuleli bir 12. yüzyılda yapılmış, Romalılar, Bizans ve Osmanlı zamanında bakım yapılmış.
Gelelim lezzet duraklarına... Mersin tantunisi ile bilinir. Yemeden dönülmez diyerek soluğu tantuni lokantasından almak gerek. Tantuni, kuşbaşı doğranmış etlerden oluşan dürüm olarak servis edilen bir yemek... Mersinli bir arkadaşım "Kerebiç yemeden dönme." demişti ama ne yazık ki tadamadım. Kerebiç içi ceviz ya da fıstıklı dışı kremalı köpükten oluşan tatlı türü. Aslında bir ramazan tatlısı. Kerebiççi Oğuz'da yenmesi önerilmişti bana. Mersin YKM 'nin arka tarafında bulunuyor. Unutmadan bir lezzet daha var Mersin'de: Cezerye... Hindistan cevizli dışı, havuçtan yapılan bu lokum tarzındaki bu tatlıyı ilk defa Mersinli olan yengem getirdiğinde yemiştik küçük yaşlarda. Sevdiklerinize almadan dönmeyin derim.
Çukurova turuna Mersin'le devam ediyoruz. Eşimin hizmet içi eğitimi nedeniyle geldiğimiz bu liman kenti Türkiye'nin güney ucunda bulunuyor. Toros 'un eteklerinde ve Adana'ya bir saat uzaklıkta olan Mersin'in nüfusu bir milyon altı yüz bin civarında. Palmiyelerle süslenmiş sahil şeridi sanki Florida gibi... Diğer taraftan Adana 'daki gibi yüksek katlı konut alanları var. Ne gerek var? diyorum ama bu kadar yüksek binalar Mersin'in silüetine yakışmıyor bana kalırsa. Modern alışveriş merkezlerinden kendimi uzak tutmaya çalışsam da, Mersin'deki Forum Alışveriş Merkezi bana oldukça ilginç geldi. Yakın zamanlarda sıradışı mimarisi ile ödül almış, dükkanların bir kısmı binanın dışında birbirine bakıyor. Sanki sokakta geziyormuş hissine kapılıyorsunuz. İstanbul'da Kanyon'u andırıyor ama onun kadar devasa değil elbette.
Hizmet İçi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü, öteden beri Adana'nın ilçesi sandığım Tarsus'a gezi düzenliyor. Yolculuk boyunca rehber öğretmen bize Mersin hakkında bilgiler veriyor. Mersin'in 4 T sinden bahsediyor. Turizm, Taşımacılık, Tarım ve Ticaret 'in Mersin ekonomisinde önemli bir yer tuttuğunu söylüyor. Büyükşehirlerdeki ortak kaderi Mersin'de paylaşıyor ne yazık ki, Mersin aslında Antalya gibi turizm rivierası olabilecek iken sahil şeridi ne yazık ki betona kurban ediliyor, bir çok biçimsiz ve yüksek katlardan oluşan binalar dikiliyor. Bunda iş imkanlarının fazla olması ve çevre illerden göç bunu tetikliyor.
Otuz dakikalık bir yolculuktan sonra Tarsus gezimize başlıyoruz. Önce "Aziz Paul Kuyusu"nu geziyoruz. Hristiyanlar için kutsal bir mekan olan ve eski dönemlerde Kudüs'e giden hacıların konaklayıp suyundan içtikleri bu kuyu 38 metre derinliğinde.
Aziz Paul Kuyusu'nun çevresinde tarihi Tarsus taş evleri gözüme takılıyor. Restore edildikten sonra otel olarak hizmet vereceğini öğrendiğim bu evler tarihe meydan okurcasına dimdik ayakta. Eskiden birçok taş ev varmış bu çevrede. Ancak zamanla imar yasalarıyla birlikte yıkılan bu evlerin yerini beton binalar almış. "Eski"ye gereken özeni göstermediğimiz için iki üç adım sonra beton binalar başlıyor. Bir an tarih kokan bu evlerin sahipsiz bırakılmış hissine kapılıyorum. Umarım bu evleri bir sonraki kuşakların görmesi de sağlanır.

Ardından Tarsus Şelalesi, Aziz Paul Kilisesi ve Nusret Mayın Gemisi'nin olduğu müzeyi geziyoruz. Nusret Mayın gemisi'nin esas yerinin Çanakkale 'de olması gerektiğini düşünürken bu geminin öyküsünü öğrenince gerçekten çok üzüldüm. Çanakkale Deniz Savaşları'nda düşman gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçmesini engellemek için boğaza mayın döşemek için kullanılan bu gemi çürümeye terkedilmişken ve neredeyse yorgun gövdesi demir - çelik fabrikasında fırınlanmaya gönderilecekken, Tarsus Belediye Başkanlığı bunun önüne geçmiş ve bu gemiye sahip çıkmış, büyük uğraşlar sonunda restore edilerek Tarsus Çanakkale Parkı'na yerleştirilmiş. Adana - Mersin yolu üzerinde bulunan parkın gezilmesini öneririm.

Enstitünün düzenlediği ikinci gezi ise, Mersin'in batı yönüne... Silifke yolu üzerinden Yedi Uyurlar Mağarası, Cennet - Cehennem çukurlarını, Narlıkuyu Mozaik Müzesini, Kanlıdivane ve Astım Mağarasını görmeye gidiyoruz. Hayatımda ilk defa bir mağaraya iniyorum. Mağara biraz ürkütücü olsa da, doğal oluşumlar inanılmaz güzel. Akşam üstü dönüşte Kız Kalesini görmek için mola veriyoruz. Kale, küçük bir adanın üzerine sekiz kuleli bir 12. yüzyılda yapılmış, Romalılar, Bizans ve Osmanlı zamanında bakım yapılmış.
Gelelim lezzet duraklarına... Mersin tantunisi ile bilinir. Yemeden dönülmez diyerek soluğu tantuni lokantasından almak gerek. Tantuni, kuşbaşı doğranmış etlerden oluşan dürüm olarak servis edilen bir yemek... Mersinli bir arkadaşım "Kerebiç yemeden dönme." demişti ama ne yazık ki tadamadım. Kerebiç içi ceviz ya da fıstıklı dışı kremalı köpükten oluşan tatlı türü. Aslında bir ramazan tatlısı. Kerebiççi Oğuz'da yenmesi önerilmişti bana. Mersin YKM 'nin arka tarafında bulunuyor. Unutmadan bir lezzet daha var Mersin'de: Cezerye... Hindistan cevizli dışı, havuçtan yapılan bu lokum tarzındaki bu tatlıyı ilk defa Mersinli olan yengem getirdiğinde yemiştik küçük yaşlarda. Sevdiklerinize almadan dönmeyin derim.
Etiketler:
Mersin,
seyahat notları,
tatlar ve dokular
5 Mayıs 2009 Salı
Nisan'da Gaziantep
Seyahat Notları
Yolculuğa çıkmadan evvel kesin rotamız yoktu. Adana'da iken Gaziantep Belediye Tiyatrosu'nda görevli arkadaşım Abdullah'ı aradım. Aradığıma çok sevindi. Yarın akşam "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım"'ı oynuyoruz. İzlemeye gelsene!" dedi. Bu oyunun benim için özel bir anlamı vardı. Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kulübünde ilk kez bu oyunla sahnenin tozunu yutmuş, sahne heyecanını yaşamıştım. Gaziantep hiç planda yokken "Tamam geliyorum." dedim.

Yolculuğa çıkmadan evvel kesin rotamız yoktu. Adana'da iken Gaziantep Belediye Tiyatrosu'nda görevli arkadaşım Abdullah'ı aradım. Aradığıma çok sevindi. Yarın akşam "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım"'ı oynuyoruz. İzlemeye gelsene!" dedi. Bu oyunun benim için özel bir anlamı vardı. Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kulübünde ilk kez bu oyunla sahnenin tozunu yutmuş, sahne heyecanını yaşamıştım. Gaziantep hiç planda yokken "Tamam geliyorum." dedim.
Adana - Gaziantep arası otobandan yaklaşık 2 saat sürüyor. Rahat bir yolculuktan sonra Gaziantep Otogarı'na iniyorum. Hava inanılmaz güzel ve sıcak. İyi ki geldim diyorum buraya.
Gaziantep güneydoğu bölgesinin sanayi ve tarım şehri. Tıpkı Adana gibi. Ama nüfusu 1 milyon altı yüz bin civarında...Şehrin geniş yolları var. Trafikten eser yok. Göç alan bir
Belediye Tiyatrosu'nda yönetmen olan arkadaşım Abdullah'la belediye binası önünde buluşuyorum. Önce bir cafede çay içiyoruz. Ardından lokantada yemek yiyoruz. Dışarda yemek oldukça hesaplı. Yemekten sonra dar sokaklar arasına serpiştirilmiş dükkanları ile tarihi çarşısını geziyoruz. Tabii şehir içini gezerken motorlu araca gerek duyulmuyor. Yürüyerek şehir merkezinde her türlü işinizi halledebilirsiniz.
Gaziantep denince akla baklavası ve yemekleri gelir. Tabii bir de Antep fıstığı... Gaziantep çarşı içinde pek çok irili ufaklı baklavacı var. En meşhuru "İmam Çağdaş" adlı bir baklavacı. Ama oldukça pahalı geldi bana. Abdullah'ın diğer baklavacılarla lezzet farkı olmadığı yönünde önerisiyle başka bir dükkandan baklava alışverişi yaptım. Ayrıca antep fıstığının tuzlusundan tuzsuza kadar çeşitleri var. Patlıcan kurusu, kırmızı pul biberi de alışveriş listemdeydi.
Akşamı iple çekiyorum. Akşam saat 20:00'de Haldun Taner'in unutulmaz oyunu "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım" adlı oyunu izlemek için belediyenin salonuna geçiyoruz. Sarıyer'de oyanadığımız oyunu hatırlatan kurgular vardı. Oynadığım bir oyunu seyirci koltuğunda izlemek gerçekten keyif vericiydi.
Gaziantep 'te mutlaka yapılacaklar arasında elbette yöresel tatları yemeden dönmemek ilk sırada olur sanırım. Oyundan sonra tiyatro ekibinden bir arkadaş bizi Beyran yemeye götürüyor. Beyran bir et yemeği. Oldukça baharatlı ve sıcak olarak servis ediliyor. Başka lezzetleri tatmak için ya çok aç olmak gerekiyor ya da bir hafta Gaziantep'te kalmak gerekiyor.

Gaziantep, Kurtuluş Savaşı'nda Antep Savunması olarak bilinen direnişi ile "Gazi" ünvanını aldı. Abdullah ile gezerken bana bir kilise gösterdi. Antep'i savunan bir avuç milis kendilerini kurtarmak için bu kiliseye sığınmış. Kilisenin dış duvarlarında düşman silahlarından çıkan kurşunların açtığı delikler bu direnişin göstergesi gibiydi.
Bir günlük Gaziantep turu tabii yetmedi bana. Abdullah'a tekrar geleceğime söz vererek Mersin'e hareket ediyorum.
Etiketler:
Gaziantep,
seyahat notları,
tatlar ve dokular
2 Mayıs 2009 Cumartesi
Nisan'da Adana
Seyahat Notları
Eşimin görevi nedeniyle bir haftalığına Mersin'e gittik. Ama söze Adana'yı anlatarak başlamak istiyorum. Hayatımda ilk defa Antalya'dan ötesini görmek benim için güzel bir fırsattı.
Sabiha Gökçen Havalimanı 'ndan kalkan uçağımız, 1 saat 20 dakikada bizi Adana'ya götürdü. Heybetli Toros Dağlarının üzerindeki bembeyaz manzara Adana'ya inmeden önce bizi karşılayan ilk tabloydu. Bir taraftan görünce insanın içini donduran bu manzaranın ardından Çukurova ve yemyeşil tarlalar arasındaki fabrikaları görmek Adana'nın hem tarım hem de sanayi şehri olduğunu gösteriyor.

Havalimanından kalacağımız yere gitmek için bindiğimiz taksinin yaşlı taksi şoförü "Adana'nın en güzel zamanında geldiniz. Bir ay sonra durulmaz buralarda"diyordu.
Kentin göç alması sonucu nüfusu 2. 5 milyon civarında olan Adana, Türkiye'nin beşinci büyük ili. Şehir merkezi gün ortasında araç ve insan trafiği bakımından oldukça yoğun.
Gezdiğim şehirlerde hep bir tezatlık ararım. Her şehrin iki yüzünü görmek sanırım sadece Adana'ya özgü değil. Bir tarafta modern tasarımlı sosyalleşme mekanları (alışveriş merkezleri, cafeler vb.) bulunuyorken iki adım ötesinde şehrin banliyölerinde bitişik nizam 2 -3 katlı evler göze çarpıyor. Çarpık yapılaşma büyükşehirlerin ortak kaderi ne de olsa...
Yeni Adana denilen bölgede 200.000 konutluk bir yapılaşma varsa da, bunlar gözüme çok hoş gelmedi. En az 15 kattan oluşan yanyana dizilmiş bu bloklarda yaşam nasıl yaşanır bilemem. Üçündü derecede deprem kuşağında olmasına rağmen bu kadar yüksek olmasını anlam veremedim.
Adana'da Sabancı grubunun elinin değdiği hemen göze çarpıyor. Sabancı, altı minareli Merkez Cami, kültür sarayı, kurmuş olduğu fabrikaları ile Adana'nın ekonomik, kültür ve sosyal hayatında önemli rol oynuyor.
Gittiğim yerde yerel pazarları ve müzeleri gezmek, lokal tatları denemek benim en büyük keyfimdir. Adana'da geçireceğimiz süre az olduğu için çok fazla gezme fırsatımız olmadı. Lokal tatları deneme şansım oldu. Adana denince ilk akla gelen kebabı ve şalgamıdır. Ancak benim bilmediğim pek çok yemeği varmış. Örnek vermek gerekirse; mumbar, şırdan, ciğer kebabı, sıkma, bici bici... Burada hepsini anlatmak bütün blogu doldurur sanırım. Sadece bici bici'yi anlatmak istiyorum. İsmi kulağa hoş geliyor, Adana'ya özgü olan bu tatlı sıcak yaz günlerinde
insanın içini serinletiyor. Öğütülmüş buz parçaları üzerine gül suyu dökülerek üstüne meyve parçaları ile servis ediliyor. Ek olarak pudra şekerini tatlandırmak için kullanabilirsiniz.

Bereketli Çukurovası ile güneyin lezzet merkezi Adana'ya daha fazla zaman ayırmak üzere kendime söz vererek güzel ülkemin başka bir lezzet merkezi olan Gaziantep'e hareket ediyorum.
Eşimin görevi nedeniyle bir haftalığına Mersin'e gittik. Ama söze Adana'yı anlatarak başlamak istiyorum. Hayatımda ilk defa Antalya'dan ötesini görmek benim için güzel bir fırsattı.
Sabiha Gökçen Havalimanı 'ndan kalkan uçağımız, 1 saat 20 dakikada bizi Adana'ya götürdü. Heybetli Toros Dağlarının üzerindeki bembeyaz manzara Adana'ya inmeden önce bizi karşılayan ilk tabloydu. Bir taraftan görünce insanın içini donduran bu manzaranın ardından Çukurova ve yemyeşil tarlalar arasındaki fabrikaları görmek Adana'nın hem tarım hem de sanayi şehri olduğunu gösteriyor.
Havalimanından kalacağımız yere gitmek için bindiğimiz taksinin yaşlı taksi şoförü "Adana'nın en güzel zamanında geldiniz. Bir ay sonra durulmaz buralarda"diyordu.
Kentin göç alması sonucu nüfusu 2. 5 milyon civarında olan Adana, Türkiye'nin beşinci büyük ili. Şehir merkezi gün ortasında araç ve insan trafiği bakımından oldukça yoğun.
Gezdiğim şehirlerde hep bir tezatlık ararım. Her şehrin iki yüzünü görmek sanırım sadece Adana'ya özgü değil. Bir tarafta modern tasarımlı sosyalleşme mekanları (alışveriş merkezleri, cafeler vb.) bulunuyorken iki adım ötesinde şehrin banliyölerinde bitişik nizam 2 -3 katlı evler göze çarpıyor. Çarpık yapılaşma büyükşehirlerin ortak kaderi ne de olsa...
Yeni Adana denilen bölgede 200.000 konutluk bir yapılaşma varsa da, bunlar gözüme çok hoş gelmedi. En az 15 kattan oluşan yanyana dizilmiş bu bloklarda yaşam nasıl yaşanır bilemem. Üçündü derecede deprem kuşağında olmasına rağmen bu kadar yüksek olmasını anlam veremedim.
Adana'da Sabancı grubunun elinin değdiği hemen göze çarpıyor. Sabancı, altı minareli Merkez Cami, kültür sarayı, kurmuş olduğu fabrikaları ile Adana'nın ekonomik, kültür ve sosyal hayatında önemli rol oynuyor.
Gittiğim yerde yerel pazarları ve müzeleri gezmek, lokal tatları denemek benim en büyük keyfimdir. Adana'da geçireceğimiz süre az olduğu için çok fazla gezme fırsatımız olmadı. Lokal tatları deneme şansım oldu. Adana denince ilk akla gelen kebabı ve şalgamıdır. Ancak benim bilmediğim pek çok yemeği varmış. Örnek vermek gerekirse; mumbar, şırdan, ciğer kebabı, sıkma, bici bici... Burada hepsini anlatmak bütün blogu doldurur sanırım. Sadece bici bici'yi anlatmak istiyorum. İsmi kulağa hoş geliyor, Adana'ya özgü olan bu tatlı sıcak yaz günlerinde
insanın içini serinletiyor. Öğütülmüş buz parçaları üzerine gül suyu dökülerek üstüne meyve parçaları ile servis ediliyor. Ek olarak pudra şekerini tatlandırmak için kullanabilirsiniz.
Bereketli Çukurovası ile güneyin lezzet merkezi Adana'ya daha fazla zaman ayırmak üzere kendime söz vererek güzel ülkemin başka bir lezzet merkezi olan Gaziantep'e hareket ediyorum.
Etiketler:
Adana,
çukurova,
seyahat notları,
türkiye gerçekleri
1 Mayıs 2009 Cuma
Yaşamın Mutfağı
Yazı yazmak tıpkı yemek yapmak gibi... Yemek pişirmeye başlamadan evvel malzemesini, pişirme zamanını göz önüne alıyorsak, yazmak için de gereken benzer koşullar var bana göre.
Hem malzemesi iyi , özenle hazırlanmış bir yemeğin kokusu, görüntüsü, tadı kimin gönlünü çelmez ki, elbette emek ister, sevgi ister. Yemeğin ardından tatlı bir sohbet ve o yemeğin püf noktaları anlatılır. "Nasıl yaptın da bu kadar güzel oldu?" diye... Ardından hatırlanırsınız, bu yemeği "........." çok güzel yapar (ya da yapardı.) Aklıma gelmişken anneannem çok güzel cevizli börek yapar mesela. Leziz tatlar bırakarak hatırlanmak kadar güzel bir şey var mıdır şu fani dünyada?
Uzun zamandır "yemek" yapmıyordum. Yemeğe başlamadan evvel ne yapsam , nasıl yapsam diye çok düşünürüm. Beğenmediğiniz bir yazıyı insanlara okutmak yemediğiniz yemeği misafirlerinize sunmak gibi bir şey benim için..
Ben herbir yazımı hayata adıyorum. Gördüklerimi, yaşadıklarımı paylaşmak ve aynı keyfi bu satırları okuyanlara yaşatmak benim derdim. Geride ne bıraktın diyecek olurlarsa, birkaç satır beni anlatmaya hazır, burada duruyorlar işte. Tıpkı damakta kalan leziz bir yemek gibi...
Yıllardır günlük tarzında yazılar ve kısa hikayeler yazarım. Edebi eserler çıkartacak kadar ustalaşmış değilim. Bu işin ince teknik ayrıntılarını bilmiyorum ama artık niyetliyim ustalaşmaya.
Ellerim dolu...
Yazmak yaşamı aynalamanın başka bir yolu...
Şimdi yazmak zamanı...
Şimdi yazarak yaşamın tadına bakma zamanı...
Etiketler:
tatlar ve dokular,
yaşam mutfağı,
yazmak,
yemek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)