Amerikalı "No Pain No Gain" demiş, insanın suratına şaplak gibi inen bir deyiş. "Hamama giren terler" şeklinde çevirisi yapılabilir. Düstur şu kısaca : "Bedelini ödemelisin ki, sahip olasın." Yaşlı dünyamızda insanlar için cefanın yada sefanın şekli değişebiliyor. Şu anda Florida sahillerinde dalga sörfü yaparak Fransız Alplerinde kırmızı şarabımı yudumlayarak İtalya'da yüksek mimarlık eğitimi alarak gayet konforlu bir yaşam sürebilirdim. Yahut Irak'ın veya İsrail'in tam orta yerinde bir füze saldırısına maruz kalabilir, toplu intihar eyleminin kurbanı da olabilirdim.
Ama ben çok uzağa gitmiyorum. Yaşadığım topraklarda acıyı tariflemek kolay değil. Havasından mıdır? Suyundan mıdır? Bilemiyorum. Bulunduğum coğrafyanın etkileri yapışıyor üzerime...Yaşadığım çarpışık kentte bir taraftan gökyüzünü delen plazaları, bunların hemen arkasındaki tek katlı ama uydu antenli gecekonmuşlarını görünce huzursuz oluyorum. Kırmızı ışıkta beklerken arabamın kaputunu öpen ve elini açan dilenciyi görünce hemen kaçmak istiyorum bu koca şehirden. Vatan toprağı için hayatını feda eden şehitlerimizin ardında kalan acılı aile bireylerini görünce içim parçalanıyor. Şimdi bunların suçlusu kim? Acaba biz bunları hak ediyor muyuz? diye sormadan edemiyorum kendime. İsviçre gibi ülke olsaydık, sanırım bu blog satırlarını okumayacaktınız. Çünkü mayasında acı olan ve bundan beslenen kaç ülke var ki? Her ne kadar üzerinde oyunlar oynansa da, ben bu ülkenin renklerini seviyorum. Ezogelinin türküsünü, acılı kebabını, tatlı akarsularını, yeşilinin tonlarını... An geliyor, bunları da yabancının sermayesine satarlar mı acaba? diye düşünmeden edemiyorum.
Acıyı yaşamadan kazanç elde etmek çok mu zor? Bunu hak eden bireyler değil miyiz? Daha da önemlisi neyin uğruna acı çektiğimiz, karşılığında neler gördüğümüz...
29 Nisan 2008 Salı
No Pain No Gain
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder